EMANET VE EHLİYET



İMAMET-İ KÜBRA VE İMAMET-İ SUĞRA NEDİR?
482 Kur'an-ı Kerim'de Resûl-i Ekrem (sav)'e hitaben: "Sen de içlerinde bulunup da, kendilerine namaz kıldırdığın vakit, onlardan bir kısmı seninle birlikte namaza dursun"(210) hükmü beyan buyurulmuştur. Resûl-i Ekrem (sav)'in de: "Cemaat; sünnet-i hüdâ'dan bir sünnettir. Cemaat'ten ancak münafık olanlar geri (uzak) durur"(211) buyurduğu bilinmektedir. Dolayısıyla cemaatle namaz; kitap sünnet ve Sahabe-i Kiram'ın icmaı ile sabittir. Cemaat konusunu, mahiyeti ile beraber kavrayabilmek için "İmameti Kûbra ve İmamet-i Suğra" kavramları üzerinde durmak mecburiyetindeyiz.
483 İbn-i Abidin: "İmamet kelimesi "emme" fiilinin masdarıdır. "Emm-en nâse" insanlara imam oldu. Ona yalnız kıldırdığı namazda tabi olurlar, manasına geldiği gibi; hem namazında, hem de emir ve yasaklarında ona tabi olurlar manasına da gelir. Namazdaki imamlığa "İmamet-i Suğra" (Küçük imamlık) ikinciye "İmamet-i Kübra" (Büyük İmamlık) derler" buyurmaktadır. Bahsin devamında da "İmamet-i Kübrayı" Makasıd sahibi: "Din ve dünya hususunda Peygamber (sav)'e halife olarak umumi riyasettir" diye tarif etmiş; peygamberliği tariften hariç bırakmak istemişse de, hakikatte peygamberlik tarifte dahil değildir. Çünkü o şeriatle gönderilmelidir. Nitekim peygamberin tarifinden de anlaşılır. Peygamberin umumi tasarrufa hak kazanması, peygamberlik üzerine terettüp eden bir imamlıktır. Bu tarifte dahildir. Umum kaydıyla hakimlik, emirlik gibi şeyler tariften hariç kalır. Riyaset tahkik edilince, tasarrufa hak kazanmaktan başka birşey olmadığı anlaşılınca şârihde: "Umum tasarrufa hak kazanmaktır" şeklinde ifade etmiştir. Bunu Allame Kemal b. Ebi Şerif; üstadı Kemal b. Hümam'ın "El Müsayere" namındaki kitabının şerhinde böyle söylemiştir. Büyük imamı (yani halifeyi) tayin etmek en mühim vazifelerden birisidir. Çünkü şer'i vecibelerden bir çoğu buna bağlıdır. Onun için Akaid-i Nesefi'ye de şöyle denilmiştir: "Müslümanların hükümlerini tenfiz edecek, şer'i cezalarını tatbik ve sınırlarını muhafaza ile ordularını hazırlayacak, zekatlarını alacak, yol kesici zorba ve hırsızları kahr edecek, cum'a ve bayramları kıldıracak, hukuku isbat eden şahidleri kabul edecek velileri olmayan küçük kız ve oğlanları evlendirecek ve ganimetleri taksim edecek bir halifeleri bulunması mutlaka lazımdır"(212) hükmünü zikretmektedir.
484 Alaûddin El Haskafi: "İmamet-i Suğra (Küçük imamlık) on şartla namazını imamın namazına bağlamaktır" hükmünü beyan eder. İbn-i Abidin bu metni şerhederken şunları kaydetmektedir: "İmamet-i Suğra: "Cemaatin namazının imamın namazıyla bağlanmasıdır" diye tarif edilmiştir. Bu tarifi Nehir sahibi, kardeşi olan "Bahır" sahibinden nakil etmiştir. Ama bunun yalnız imama uymanın tarifi olduğu anlaşılıyor. Ben derim ki imamlık; cemaatin namazının imamın namazıyla bağlanmasıdır. Böyle denilirse itiraz kalmaz. Tarifimin izahı şudur: İmam ancak, cemaat namazını, onun namazına bağlarsa imam olur. İşte bizzat bu bağlantı imamlığın hakikatidir. İmama uymaktan gaye budur. Çünkü cemaat olan kimse, namazını imamının namazına bağladığında kendisine imama uymak sıfatı hasıl olmuştur. İmamın da imamlık sıfatı hasıl olmuştur ki, o da bağlantıdır. Benim kasır aklımın anladığı budur. Allahû âlem."(213)
485 İmam-ı Serahsi: "Müslümanlara has olduğu sabit olan her türlü ibadet karşılığında ücret almak batıldır"(214) hükmünü zikrediyor. Dolayısıyla namaz kıldırdığı için hiç kimseye ücret ödenmez. Ayrıca namaz kıldıran kimse de, namaz kıldırdığı için ücret alamaz. Ulû'lemr'in (İmam-ı Kübra'nın) mescid imamlarına ödediği ücret, namaz kıldırdığı için değil; mescidle ilgili işleri yürüttüğü, Emr-i Bi'l Ma'ruf ve Nehyi Ani'l Münker hizmetinde bulunduğu ve kendisi adına o beldedeki işleri derûhte ettiği içindir. Nitekim mescid imamlarına ücret ödenmesi hususunda fetva veren müteahhirin ûleması da; bu gerekçeleri esas almıştır. İmam-ı Merginani: "Kafirin müslüman üzerinde velâyet hakkı yoktur. Zira Allahû Teâla (cc): "Muhakkak ki Allah, ebedi olarak kafirler için mü'minler üzerine bir yol kılmayacaktır" (En Nisâ Sûresi: 141) buyurmuştur. Bundan dolayı kafirin müslüman üzerine şehadeti kabul olunmaz"(215) hükmünü beyan ediyor. İmam-ı Kasani; Allahû Teâla (cc)'nın indirdiği hükümlerle hükmetmeyen hiçbir gücün tasarruflarının meşrû olamıyacağını ve şer'i şerife göre hükme bağlanmayan hiçbir kazanın kabul edilmiyeceği üzerinde duruyor.(216) Dolayısıyla; herhangi bir İslâm toprağı, kafirlerin veya mürtedlerin istilâsı altına düşerse, cihad her mü'min üzerine farz-ı ayn olur. Müstevli kafirlerin tayinleri (Velev ki tayin ettikleri kimse müslüman bile olsa) meşrû sayılmaz. Hele hele mescid imamı ve kadı tayinleri hileli birer tuzaktır. Dolayısıyla istilaya muhatab olan (Allahû Teâla (cc) muhafaza buyursun) mü'minler; kendi içlerinden imam ve kadı seçmek zorundadırlar. Şimdi bir misal verelim: 1979 yılında Sovyet-Rusya Afganistan İslâm topraklarını istila etti. İstilayı gizleyebilmek için de, kendi adamlarından birisini işbaşına getirdi. Şimdi bu komünistin tayin ettiği Mescid imamları'nın arkasında kılınan namaz, cemaatle kılınan namaz hükmünde değildir. Bu gibi hallerde mü'minler; kendi aralarından imam seçerek cemaat haline gelebilirler. Esasen bu onların üzerine vacibtir.
486 CEMAAT'İN HÜKMÜ: Molla Hüsrev: "Cemaat, erkekler için sünnet-i müekkede'dir. Bir kavle göre de amel-i farzdır. Şüphesiz kadınların cemaati mekruhtur"(217) hükmünü zikrediyor. Feteva-ı Hindiyye'de: "Cemaat sünnet-i müekkededir. Alimlerimizin büyük bir çoğunluğu, gerçekten cemaat vacibtir demişlerdir. Bedai'de "Cemaat; akıllı, ergenlik çağına gelmiş, cemaatle namaz kılmaya gücü yeten erkekler üzerine vacibtir" denilmiştir. Cemaate yetişemeyen kimse, ehlini toplayıp namazı onlarla beraber kılar"(218) denilmektedir. Malûm olduğu üzere; Cum'a ve Bayram namazlarında cemaat şarttır. Zira bu namazlar ferdi olarak edâ edilemezler. Birbirlerini çağırmak suretiyle; nafile namazı cemaatle kılmak ise mekruhtur.(219)
487 Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Cemaatte hoşunuza gitmeyen (tiksindiğiniz) bir hal, ayrılıkta beğendiğiniz halden daha hayırlıdır. Cemaatte rahmet, ayrılıkta azab vardır"(220) buyurduğu bilinmektedir. Cemaat halinde namazı edâ etmek, bizzat Resûl-i Ekrem (sav) tarafından teşvik olunmuştur. Nitekim bir Hadis-i Şerif'te: "Bir erkeğin cemaat ile kıldığı namaz, yalnız başına edâ ettiği namazdan yirmibeş kat ziyade (faziletli) olur"(221) buyurulmuştur. İbn-i Abidin: "Ulemamızın tercih ettikleri kavil, cemaatin vacib olmasıdır. Nehir sahibi "Bu kavil, bütün kavillerin en adili ve en kuvvetlisidir. Onun için ecnas nam eserde; küçümseyerek veya aldırış etmeyerek cemaati terk eden kimsenin şahidliği kabul edilmez. Ama yanılarak veya te'vil yoluyla terk ederse mesela: İmam heva ve heveslerine uyanlardan veya cemaatin mezhebine riayet etmeyenlerden olursa kabul ederiz" denilmiştir."(222) hükmünü beyan etmektedir.
488 CEMAAT'E KATILMAMAYI MEŞRU KILAN ÖZÜRLER: Hastaya, kötürüm olan kimseye, topala, eli ve ayağı çaprazvari kesilmiş olan kimseye, yürümeye güç yetiremeyen felçliye, aciz olan ihtiyara ve Ebû Hanife (rha)'ye göre, kör olan kimseye cemaat vacib olmaz. Sahih olan kavle göre; yağmur, çamur, şiddetli soğuk ve fazla karanlık sebebiyle de vücûbiyet düşer. Tebyin'de de böyledir. Zifiri karanlık gecede esen; şiddetli rüzgar sebebiyle de, cemaate katılmamak meşru bir özürdür. Fakat gündüz esen rüzgar özür değildir.(223)
"İMAM" DA BULUNMASI GEREKEN VASIFLAR
489 İmam'da bulunması gereken vasıfları kendisinde toplayan kimsenin; insanın önüne geçerek onlara namaz kıldırmasına "imamet", bu görevi yapan kimseyede "imam" denilir. Namazlarını imamların namazına bağlayanlara da "Cemaat" veya "Muktedi" adı verilir. Şimdi "İmam" da bulunması gereken vasıflar üzerinde duralım.
1. Erkek olmak: Molla Hüsrev: "Erkek namazda kadına veya çocuğa iktida edemez. Kadına uymamasının sebebi Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Allah'ın onları (kadınları) geriye bıraktığı gibi, siz de onları geriye bırakın. Zira kadınların namazda öne geçirilmesi caiz değildir" kavli şerifidir. Çocuğa da iktida olunmaz. Zira çocuğun namazı nafiledir. Bu durumda farz kılan kimsenin nafile kılan kimseye iktidası caiz değildir"(224) hükmünü zikreder.
2. Müslüman olmak: İmam'da aranan önemli vasıflardan birisi de budur. Müslüman olmayanın veya Ehl-i Sünnet akaidine göre tekfir edilenlerin imameti caiz değildir. Feteva-ı Hindiyye'de: "Rafizi'nin, cüheminin, kaderiyyenin, müşebbehenin ve "Kur'an yaratılmıştır" diyenin arkasında namaz kılmak caiz değildir. Heva ve bid'at sahibi olan kimse; bu hallerinden dolayı kafir olmuyorsa, arkasında namaz kılmak mekruh olmakla beraber caizdir. Aksi taktirde caiz olmaz"(225) denilmektedir. Allahû Teâla (cc)'nın indirdiği hükümleri reddeden ve (onların yerine kaim olması) için yeni hükümler icad eden ideolojilere inanan kimselerin arkasında da namaz kılınmaz.
3. Akıllı ve bülûğa ermiş olmak: Deli teklife muhatab olmadığı için, imameti sahih olmaz. Bülûğa ermeyen çocuğa da namaz farz değildir. Dolayısıyla onun namazı nafiledir.
4. Kur'an-ı Kerim'i okumasını bilmek: Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Cemaate, Allahû Teâla (cc)'nın kitabını en güzel ve en iyi okuyanı imam olur"(226) buyurduğu bilinmektedir. Dolayısıyla Kur'an-ı Kerim'i okumasını bilmeyen kimse, bilenlere imam olamaz.
5. Özür sahibi olmamak: Devamlı olarak burnu kanayan, idrarını tutamayan ve bunun gibi özürlere müptelâ olan kimse, sağlam olan kimseler üzerine imam olamaz.
6. Abdestsizlikten ve necaset'ten temizlenmiş olmak: Abdestsiz imamet sahih olamayacağı gibi, ibadete mani olacak pisliğin imamın elbisesinde, bedeninde veya namaz kılacağı yerde bulunması halinde de sahih olmaz. Esasen bu şart; hem imamet görevine geçecek şahısta, hem de muktedi durumunda olan mükellefte aranır.
7. Pelteklik gibi kıraate mani bir halin bulunmaması.
8. Cemaat'in önünde bulunmak: Muktedi olan kimselerin ayaklarının arka kısmı, imamın ayaklarının arka kısmından ileride olmaması şarttır. Bir tek kimse ile birlikte namaz kılan kimse; onu (muktedi'yi) sağ yanında durdurur. Zira İbn-i Abbas (ra)'dan rivayet edilen Hadis-i Şerif vardır.(227)
İMAMET'E KİM DAHA LAYIKTIR?
490 İbn-i Abidin: "Cemaat evlâ olmayan birini imamlığa tercih ederlerse günaha girmeksizin isaet (hata) etmiş olurlar. Tatarhaniye'de şöyle deniliyor: "İki adam fıkıh ve salah'ta müsavi olurlar da, biri daha güzel okur, fakat cemaat ötekini imam yaparlarsa isaet etmiş, sünneti bırakmışlardır. Ama günahkar olmazlar. Çünkü elverişli birini geçirmişlerdir. Valilik ve hükümet meselelerinde de hüküm böyledir. Hilâfete gelince: O büyük imamlıktır (Onu seçerken) efdal olanı bırakmaları caiz değildir. Bunun üzerine icma-i ümmet vardır"(228) hükmünü beyan etmektedir. Dolayısıyla bütün muteber fıkıh kitaplarında; imamet görevine kimin daha layık olduğu ve ayrıca kimlerin imamete geçirilmesinin mekruh olduğunu zikretmişlerdir. Şimdi bunlar üzerinde duralım.
491 Molla Hüsrev: "Cemaat arasında imamete en layık olanı; namaz caiz olacak kadar kıraatı güzel olduktan sonra, sıhhat ve fesad yönünden namazın hükümlerini en iyi bilen kimsedir. Zira başka şeye nazaran ilme ihtiyaç daha fazladır. İlimde eşit olurlarsa; imamete en layık olanı, kıraat yönünden ve kıraatı da "Tecvid" noktasından daha güzel olanıdır. Zira Kur'an-ı Kerim okumak namazda bir rükündür. Eğer kıraat ve tecvid'de de eşit olurlarsa; imamete en layık olanı takva sahibi olandır. Çünkü Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Bir kimse takva sahibi olan ûlemanın arkasında namaz kılarsa, sanki o kimse Nebi'nin arkasında namaz kılmış gibidir"(229) hükmünü zikretmektedir. Dikkat edilirse; muttaki ûlema imamet hususunda herkesten daha fazla hak sahibidir.
492 Eğer ilim, verâ, kıraat ve takva noktasında birbirlerine herhangi bir üstünlüğü bulunmayan iki kişi mevcud olursa; bunlardan imamete daha layık olanı en yaşlısıdır. Zira Resûl-i Ekrem (sav) Ebû Müleyke'nin iki oğluna hitaben: "Size, sizin yaşça daha büyük olanınız imamlık etsin"(230) tavsiyesinde bulunmuştur. Esasen yaşlı olan alim zatların öne geçirilmesinde cemaati çoğaltmak sözkonusudur.
493 İlim, kıraat, vera, takva ve yaş bakımından birbirlerine eşit iki kimse hazır bulunursa; bunlardan imamete layık olan, teheccüd namazına daha çok devam edenidir. Çünkü Resûl-i Ekrem (sav) "Kim gece namazını (Teheccüd'ü) çok kılarsa, onun yüzü daha nurlu olur"(231) hükmünü beyan etmiştir. Eğer bunda da eşitlik olursa; neseb noktasından daha şerefli ve kıyafet hususunda daha titiz ve temiz olanı öne geçer. Bu hususlarda da müsavi olma durumunda; aralarında kura çekilebileceği gibi, cemaat istediğini de öne geçirebilir.
494 Firaset sahibi her mü'min kabul eder ki; yukarıda beyana gayret ettiğimiz şartların dikkate alınması hemen hemen imkansız gibidir. Zira Demokratik Laik Türkiye Cumhuriyeti; mü'minlere namaz kıldırması için, kendi tayin ettiği memurları "Ehil" ilan etmiştir!.. Laik bir devletin; mü'minlerin ibadetine müdahalesi sözkonusudur. Esasen yukarıda beyana gayret ettiğimiz vasıfların hiçbirisi, "Resmi tayinde" aranan şartlar değildir. Ayrıca laik devletin mü'minler üzerine "Velâyet" hakkından da söz edilemez. Hatta din ayırımı yapmak resmen yasaklanmıştır.(232) Din ayırımı yapan Diyanet İşleri görevlisi hakkında tahkikat açılabilir. Bu mahiyet iyi tefekkür edilmelidir.
İMAMET'E GEÇİRİLMESİ MEKRUH OLAN KİMSELER
495 Fasık'ın imameti tahrimen mekruhtur: İbn-i Abidin: "Fasık doğru yoldan çıkan manasınadır. İhtimal ondan murad; içki içen, zina eden ve faiz yiyen gibi büyük günahları irtikap edendir.(233) Bercendi'de dahi böyle denilmiştir. Mi'raç'ta şu satırlar vardır: "Ulemamızın söylediklerine göre Cum'a'dan başka namazda fasıka uymamak gerekir. Çünkü Cum'a'dan başka namazda fasıktan başka imam bulunur. Fetih sahibi diyor ki, "Bu izaha göre Cum'a namazı şehirde birkaç yerde kılındığı zaman İmam-ı Muhammed (rha)'in müftabih olan kavli gereğince Cum'a'da uymakta mekruhtur. Çünkü başka yere gitmek elindedir"(234) hükmünü beyan etmektedir. Bahsin devamında "Fasık"a niçin uyulmaması gerektiğini şu cümlelerle beyan etmemektedir: "Onu (Fasık'ı) imamlığa geçirmenin mekruh oluşunu ulemâ dini hususlara ehemmiyet vermemekle ta'lil etmişlerdir. Bir de onu (Fasıkı) imam yapmak ona ta'zimde bulunmaktır. Halbuki cemaatin onu şer'an hafife almaları vâciptir. Şüphesiz ki, başkalarından alim olmakla "illet" ortadan kalkacak değildir. Çünkü onlara (Cemaat'e) abdestsiz namaz kıldırmadığından kimse emin olamaz. Binaenaleyh Fâsık, Bid'atçı gibidir. İmamlığı herhalde mekruhtur. Hatta Münye şerhinde halebi onu (Fâsık'ı) imam yapmanın kerahati tahrimiye ile mekruh olduğunu tercih etmiştir. Halebi: "Onun içindir ki; İmam-ı Malik (rha)'e göre onun arkasında namaz asla caiz olamaz. Bu kavil İmam-ı Ahmed'den (rha) de bir rivayettir" diyor. Bundan dolayı şarih musannıfın ibaresine çare aramış ve istisnayı fasıktan başkasına hamletmiştir. Allahû Alem.
496 Bid'at ehlinin imameti de tahrimen mekruhtur: Bilindiği gibi "bid'at" kelimesinin lûgat manası; olmayan şeyi ortaya çıkarmaktır. Mesela: Allahû Teâla (cc) bütün alemleri ibda etmiştir" cümlesinde "İbda"; yoktan var etmiştir, yaratmıştır manasınadır. İslâmi ıstılâhta: "Resûl-i Ekrem (sav)'den malûm ve meşhur olan hususların aksine itikadda bulunmaktır. Fakat bunun bir inad sebebiyle değil, bir nevi şüphe ile olması esastır!.. Feteva-ı Hindiyye'de: "Rafizi'nin, Cühemi'nin, Kaderiyye'nin, Müşebbehe'nin ve Kur'an yaratılmıştır diyenin arkasında namaz kılmak caiz değildir. Heva ve bid'at sahibi olan kimse, bu hallerinden dolayı kafir olmuyorsa, arkasında namaz kılmak mekruh olmakla beraber caizdir. Aksi taktirde caiz olmaz"(235) denilmektedir. Aliyyü'l Kari: "Hatta İmam-ı Yusuf (rha)'dan şöyle bir rivayet nakledilmiştir. "Ebû Hanife (rha)'nin meclisinde oturuyorduk. Önünde iki kişi bulunan bir topluluk içeriye girdi. Topluluktan biri şöyle dedi: Bu iki adamdan biri "Kur'an yaratılmıştır" diyor. Öteki de onunla münakaşa ediyor ve "Kur'an yaratılmamıştır" diyor. İmam-ı Azam (rha) hazretleri "İkisinin de arkasında namaz kılmayın" buyurdu. Ben de dedim ki: Birincisi evet, Kur'an'ın yaratılmış olduğuna hükmediyor, fakat diğerine ne oldu? Bu soruma karşılık İmam-ı Azam (rha) hazretleri buyurdu ki: Bunların ikisi de dinde münakaşa ediyorlar. Dinde münakaşa etmek ise bid'attır"(236) hükmünü zikrediyor.
497 İmam-ı Merginani: "Köle olan kimseyi imamete geçirmek mekruhtur. Zira köle olan kimse ilim öğrenmek için müsait vakit bulamaz. A'rabi'nin (Çölde yaşayan bedevi, ister arab, ister acem olsun) imamlığı da mekruhtur. Bilindiği gibi onlarda galib olan cehalettir. Ama (kör) olan kimsenin de öne geçirilmesi mekruhtur. Zira ama olan kimse necaset'lerden korunamaz, sakınamaz. Veled-i zinanın da imameti mekruhtur. Çünkü kendisine ilim tahsili yaptıracak bir babası olmadığı için, cahil olma yönü ağır basar. Ayrıca bunların imamete geçmeleri cemaati azaltma noktasından da değerlendirilmelidir. Öyle ise mekruh olur. Ancak imamete geçerlerse Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Her salih ve facir'in arkasında namaz kılınız" kavline göre caiz olur"(237) hükmünü beyan etmektedir.
"İMAMET" LE İLGİLİ DİĞER MESELELER
498 Şimdi "Mezheb farkı cemaat olmaya mani midir?" sualine cevab arıyalım. Mesela: Amelde Şafii mezhebini taklid eden bir imama, Hanefi mezhebiyle amel eden bir mü'min iktida edebilir mi? Feteva-ı Hindiyye'de: "Şafii mezhebinden olan bir imama uymak muhakkak ki sahihtir. Ancak arkasında Hanefi mezhebini taklid eden kimselerin de namaz kılması muhtemel olan Şafii İmam; ihtilâflı hususlara riayet etmelidir. Mesela: Bir yerinden kan çıkınca abdest almalı, kıble istikametinden fazla dönmemeli ve bunlar gibi ihtilaflı hususlara dikkat etmelidir. Nihaye'de ve Kifaye'nin vitr babında da böyle zikredilmiştir"(238) denilmektedir. İbn-i Abidin bu konudaki ihtilafları zikrettikten sonra: "Kalbin meylettiği taraf şudur ki; farzlara riayetsizlik göstermedikçe muhalif mezhebin imamına uymakta kerahat yoktur. Çünkü sahabe ve tabiûn'dan muhtelif (İçtihad noktasında farklı) olmasına rağmen, bir imamın arkasında namaz kılmışlardır"(239) hükmünü zikretmektedir. Dolayısıyla imamet görevine geçen kimse; farzlara riayet konusunda çok titiz olmak durumundadır.
499 Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Bir kimse cemaate imam olursa; cemaatte bulunanların en zayıfının (kılacağı şekilde) namazı kıldırıversin. Zira o cemaatin içinde; hasta, yaşlı ve hacet sahibi olanları bulunur" buyurduğu bilinmektedir. Dolayısıyla imâmet görevine geçen kimsenin namazı fazla uzatması mekruhtur.(240) Ancak sünnete uymak durumundadır.
500 Kadınların kendi cinsleriyle cemaat haline gelerek namaz kılmaları mekruhtur. Zira onlar için iki mahzurdan birisi sözkonusudur. İmamete geçen kadının, safın ortasında durması esastır. İmam-ı Merginani: "Hz. Aişe (r.anha) validemizin, nehyedilmeden önce yani ilk dönemlerde kadınlara cemaatle namaz kıldırırken safın ortasında durduğunu kaydetmektedir.(241) İkinci durum ise; kadının cemaatin önüne geçmesidir ki, bu tesettür haline muğayyir olur, onda açılma vardır. Molla Hüsrev: "Genç kadınların (Bülûğ ile otuz yaş arası) beş vakit farz namaz ile Cum'a namazı için; cemaate devam etmeleri mekruhtur. Çünkü bu fiilde fitne korkusu mevcuttur. Yaşlı olan kadınların da; öğle, ikindi ve Cum'a namazı için cemaate devam etmelerinde kerahat vardır. Zira fasık olan kimseler bu üç vakitte toplanırlar. Fasıkların aşırı şehvetlileri, bazen yaşlı kadınları bile arzuya sevkeder. Sabah ile yatsı namazlarında fasıklar uykudadırlar. Akşam namazı vaktinde ise yemek-içmekle meşgul olurlar"(242) hükmünü zikreder. Bahsin devamında ise Kafi'den naklen "Günümüzde fesad zuhur ettiğinden, namazların hepsi için kadınların cemaate devam etmemesine fetva verilir" denilmektedir. Hadd'lerin icra ve hükümlerin tenfiz olunamadığı toplumda ise durum daha da fecidir.
501 Hanefi fûkahası; Resûl-i Ekrem (sav)'in, İbn-i Abbas (ra) ile cemaat halinde namaz kılarken, onu sağ tarafına aldığını beyan ederek; "İmama uyan tek kişi, onun sağ tarafına durur. Zahir rivayete göre; tek kişi imamın arkasına duramaz"(243) hükmünde ittifak etmiştir!.. Ancak imama uyan tek kişi onun soluna veya arkasına durursa; sünnete aykırı bir iş yapmış olacakları için isabet etmiş olurlar, fakat kıldıkları namaz caiz olur. İmama uyan iki kişi olursa; sağına ve soluna durabilecekleri gibi, arkasına da durabilirler. Müftabih olan kavil budur.
502 Bir kimse imama iktida eder, daha sonra da imamın abdestsiz olduğunu öğrenirse, namazını iade eder. Zira Resûl-i Ekrem (sav): "Bir kimse cemaate imam olup namaz kıldırır, daha sonra da abdestsiz olduğunu veya cünüp olarak namaz kıldırdığını hatırlarsa; hem kendisi namazını iade eder, hem de ona iktida edenler namazlarını iade ederler"(244) buyurmuştur. Tabii bunun kasdi olmaması esastır. Bir kimse abdestsiz veya cünüp iken namaz kıldırmanın helal olduğuna itikad ederse; kat'i olan nassları yalanladığı için kafir olur. Zahir olan rivayet budur.
503 Cemaat halinde namaz kılarken; erkekler imamete geçen kimsenin arkasında namaza dururlar. Çünkü Resûl-i Ekrem (sav): "Benim hemen yakınıma sizin ahlâk ve akıl sahibleriniz (Namaza) dursunlar"(245) buyurmuştur. Erkeklerin arkasında çocuklar saf olur. Çocukların arkasında hünsa (hem erkeklik, hem dişilik uzvu bulunan) kimseler ve hünsa olanların arkasında da kadınlar saf teşkil ederler.(246)
504 Ayakta namaz kılan kimse; oturarak namaz kılan kimseye uyabilir mi? İmam-ı Muhammed (rha)'in kavline göre; ayakta durabilen kimsenin hali, oturan kimsenin halinden daha kuvvetli olduğu için "Kıyas'ı" tercih ederek, bu caiz olmaz demiştir. Ancak İmam-ı Azam (rha) nass'ı esas alarak, bu konuda kıyasa başvurmamıştır. Nass şudur: "Resûl-i Ekrem (sav) son namazını oturarak, Sahabe-i Kiram ise onun arkasında ayakta iken namazı edâ ettiler"(247) Dolayısıyla ayakta duran kimse; oturarak namaz kılan kimseye iktida edebilir. Müftabih olan kavil budur. İmâ ile namaz kılan kimse, tıpkı kendisi gibi imâ ile kılan kimseye iktida edebilir. Çünkü durumları (Kuvvet noktasından) müsavidir. Ancak oturarak imâ ile namaz kılan kimse, yattığı halde imâ ile namaz kılan kimseye iktida edemez.(248) Zira; oturarak imâ ile namaz kılan kimse, diğerinden daha kuvvetlidir.
NAMAZ'DA ERKEKLER İLE KADINLARIN BİR HİZADA BULUNMASI
505 Molla Hüsrev: "Bilmiş ol ki; erkeklerle kadınlar bir rükün miktarı aynı hizada bulunurlarsa, namazı bozar"(249) hükmünü zikretmektedir. İmam-ı Merginani de: "Kadınlarla erkeklerin, namaz kılarken bir hizada bulunmaları namazı ifsad edicidir. Dolayısıyla kadınlar geride dururlar. Eğer ikisi aynı namazda müşterek oldukları halde (kadın erkeğin hizasında durursa) erkeğin namazı, (eğer imam kadınlara da imamete niyet etmişse) fasid olur"(250) buyurmaktadır. Bu ifadeden de anlaşılacağı üzere; erkeklerle kadınların bir hizada olmaları, bazı şartlarla namazı ifsad eder. Şimdi bunları kısaca zikredelim:
Birincisi: Kadının, erkekle aynı hizada bir rükün edâ edecek kadar bulunmasıdır. Eğer rükünden az olursa namaz ifsad olmaz.
İkincisi: Erkekle aynı hizada bulunan kadının; vücûd yapısı itibariyle iri ve cim'a etmeye elverişli olmasıdır. Yani cim'a'ya elverişli olmayan çok küçük kız çocuğunun bulunması, ifsad edici değildir.
Üçüncüsü: Erkek ve kadının her ikisinin de; rükû ve sücûd'a gerek olan bir namazı edâ etmeleri esastır. Mesela; Cenaze namazında aynı hizada olmak ifsad etmez.
Dördüncüsü: Edâ edecekleri namazda; ikisinden birinin diğeri için imam olması veya her ikisinin aynı imama iktida etmiş olmaları şarttır.
Beşincisi: Erkek ile aynı hizada duran kadının arasında, herhangi bir engelin bulunmaması namazı ifsad eder. Engel bulunursa durum aksinedir.
Altıncısı: İmam'ın kadına veya kadınlara; namaza başladıktan sonra değil de, başladığı vakitte niyet etmesi gerekir. Bu durumda erkekle kadın aynı hizada olursa, namazı ifsad eder. Eğer imam kadınlara niyyet etmemişse namaz ifsad olmaz. Zira iştirak; kadına niyyet olmaksızın sabit olmaz. Müftabih olan kavil budur.
Yedincisi: Erkekle aynı hizada bulunan kadının istikâmetleri bir olmalıdır. Eğer istikametleri farklı olursa namaz ifsad olmaz. Halbuki istikametlerin farklılaşması Kabe-i Muazzama içerisinde veya çok karanlık bir gecede erkek ve kadının kıble istikametini araştırıp, farklı karar kılmalarında olabilir. İmam Serûci (rha) "Gaye" isimli eserinde; "Ka'be'de Namaz" babında bu hususu bu şekilde beyan etmiştir.(251)
506 Erkekle (Yukarıda beyan ettiğimiz şartlar dahilinde) aynı hizada namaza duran kadının, bütün uzuvlarıyla aynı hizada olması gerekmez. Zira bu muhazat; kadının bazı uzuvlarıyla bile olsa yeterlidir. Ebû Ali En Nesefi (rha)'den rivayet edilmiştir ki; aynı hizada bulunmanın sınırı; erkek ile kadının uzuvlarından bir uzvun (aynı hizada) bulunmasıdır.(252) Mü'min erkek ve kadınlar; namazlarını edâ ederlerken bu hususta titizlik göstermelidirler. İmam-ı Merginani; erkekle kadının aynı namazda bir hizada bulunmalarının namazı ifsad ettiğinin nass'la sabit olduğu üzerinde durur.(253)
İKTİDA'YI (İMAMA UYMAYI) ORTADAN KALDIRAN DURUMLAR
507 Bir kimseyi imama uymaktan (iktida'dan) şu üç durum men eder:
Birincisi: İmam ile muktedi arasında; yük taşıyan hayvanların ve arabaların geçtiği umuma ait geniş bir yolun bulunmasıdır.(254) Bu hüküm yola bitişik safların bulunmaması halinde geçerlidir. Eğer saflar o yolu tamamen kaplamışsa iktidaya mani olmaz.
İkincisi: Kendisinden geçmek; ancak kayık veya başka bir vasıta ile mümkün olan, nehir ve ırmaklar iktidaya mani olurlar.(255)
Üçüncüsü: Kadınlardan meydana gelmiş olan tam bir saf; imama iktidaya manidir. Bu üç hususta kat'i bir ittifak vardır. Bunların dışında; sahrada namaz kılarken imam ile muktedi arasında geniş bir boşluk bulunursa bu iktidaya mani midir, değil midir? meselesinde ihtilaf vardır. Yine bir mescidin mahfeli üzerinde namaz kılan musallinin; o mescidin sahnında boş yer bulunursa (yani büyük orta boşluk varsa), namazı mekruh olur. Eğer sahnında boşluk yoksa mekruh olmaz denilmiştir.(256) Bir kimse; mescidin damında imama iktida etmiş olsa; eğer o mescidin dama açılan bir kapısı varsa ve imamın halinden de şüpheye düşülmüyorsa, o kimsenin iktidası sahih olur. Eğer imamın hali şüpheli olursa, sahih olmaz.(257)
NAMAZ İÇERİSİNDE İMAMA TABİ OLUNMAYAN DURUMLAR
508 İbn-i Abidin: "Bir kimse kendisinden hoşlanmadıkları halde bir cemaate imam olsa bakılır: Eğer hoşlanmamaları o şahıstaki bir bozukluktan yahud kendileri imamlığa ondan daha layık olduklarından ise, imamlığı (kerahat) mekruhtur. Çünkü Ebû Davud'un rivayet ettiği bir hadisde: "Kendisini sevmedikleri halde bir cemaate imam olan kimsenin namazını Allahû Teâla (cc) kabul etmez" buyurulmuştur. O kimse haklı ise kerahat yoktur. Kerahat cemaatin üzerinedir"(258) hükmünü zikrediyor!.. Şurası muhakkaktır ki mü'minler namazda o kimseye iktida ettikleri için ona "İmam" denir. Eğer hiç kimse iktida etmezse "imam" olmaz. Dolayısıyla namaz içerisinde; ictihada konu olan birçok hususta imama uymak gerekir. Mesela: Şu beş şeyi imam terkederse; muktedi de imama tabi olarak terkeder: "Bayram namazı tekbirleri, Tilâvet secdesi, kunut duası, namazdaki birinci oturuş (ilk ka'de) ve sehiv secdesi!..(259) Bir de imama tabi olunmayacak durumlar vardır: Mesela: İmam şu dört şeyi yaptığı zaman, muktedi imama tabi olmaz." İmamın fazla secde yapması, bayram tekbirlerini Sahabe-i Kiram'ın kavillerinde bulunan miktardan fazla getirmesi, unutarak fazla rek'at kılması ve Cenaze Namazında beş defa tekbir getirmesi.(260)
509 Şu dokuz hususu imam terketse bile; imama uyan kimse terketmez ve edâ eder: İmamın tahrime'de (İftitah tekbirinde) ellerini sünnete uygun kaldırmaması, Sübhaneke'yi (Senâ'yı) okumaması, rükû tekbirlerini terketmesi, secdenin tekbirlerini terketmesi, rükû ve secdeye gidiş tekbirlerini terketmesi, "Semi'allahû Limen Hamideh" demeyi terk etmesi, Teşehhüd okumayı terketmesi, selâm vermeyi terk etmesi ve teşrik tekbirlerini terk etmesi!..
İKTİDA İLE İLİGİLİ DİĞER MESELELER
510 MÜDRİK: Lûgat manası "idrak eden" demektir. Molla Hüsrev: "Müdrik, İslâmi ıstılâhta imam ile beraber, rek'atların tamamını (yani namazı) kılan kimsedir.(261) tarifini esas almış!.. İbn-i Abidin: "Müdrik (imama yetişen) lahik ve mesbuk olmaz. Bu hüküm musannıfın Bahır ve Dürer sahiplerine uyarak müdriki: "Namazı tam olarak imamla kılandır" şeklindeki tarifine binaendir. Yani müdrik bütün rek'atlarda imama yetişendir. İster tahrime'de yetişsin; isterse ilk rek'atın bir cüzünde yetişerek sonunda oturuncaya kadar imamla beraber olsun. Ve ister imamla beraber selâm versin ister ondan önce selâm versin"(262) hükmünü zikrediyor.
511 MESBUK: İmam'a birinci rek'at'ta iktida edemeyen kimseye mesbûk denir. Molla Hüsrev: "İmam, mesbûk olan kimseyi bazı rek'atler itibariyle geçer. O kimse imama; iki rek'atlı namazda (Mesela sabah namazında) birinci rek'atın edasından sonra yetişir ve dört rek'atlı olan namazda, üçüncü rek'atta yetişir"(263) hükmünü zikrederek, konunun anlaşılmasını kolaylaştırmaktadır. Mesbûk hakkında birçok hüküm vardır. Şimdi bunları izaha gayret edelim.
512 Mesbûk; İmam'a kıraatı açık olan rek'ata yetişerek uyarsa, Senâ'yı (Sübhaneke'yi) okumaz. Hülâsa'da da böyledir. Sahih olan budur. Ancak bu durumda mesbûk; yetişemediği rek'atı kılmaya kalktığı zaman; Senâ'yı (Sübhaneke'yi) okur ve kıraat için istiâzeyi getirir. Feteva-ı Kadıhan'da, Hülâsa'da ve Zarihiyye'de de böyledir.(264) İmam'a rükû halinde veya secdede iken yetişen kimse, zann-ı galibi ile hareket ederek araştırır. Eğer senâ'yı okuduktan sonra Rükû'a veya Secde'ye yetişebileceğine kalbi kanaat getirirse, gizlice okur. Bu kanaate varamazsa Senâ'yı terkeder. Ancak imama ka'de'de (Oturuş esnasında) yetişen kimse, sübhaneke'yi okumaz; hemen tekbir alıp oturur. Bahrû'r Raik'te de böyledir. Mesbûk; yetişebildiği rek'atleri imam ile birlikte kılar; sonra da yetişemediği rek'atleri tek başına kaza eder. Kaza ederken Sübhaneke'yi (Senâ'yı) okur. Essah olan rivayet mesbuk'un kıraatı terkederek kaza eylediği namazın fasid olacağıdır.(265) Ayrıca imam iki tarafına selâm vermeden, yetişemediği rek'atleri kaza etmek için kıyama kalkmaz. Zahir olan rivayet budur. Ancak bazı hallerde kalkabilir. Bunlar: Meshetmiş olan mesbuk, mesh müddetinin çıkmasından korktuğu zaman, özür sahibi olan mesbûk, vaktin çıkmasından korktuğu zaman, Cum'a namazında ikindi vaktinin girmesinden korktuğu zaman, sabah namazında, güneşin doğmasından korktuğu zaman, kendisinden herhangi bir hadesin vuku bulacağından çekindiği zaman ve imam'ın selâm vermesini beklediği takdirde; insanların önünden geçmesinden korktuğu zaman, teşehhüd'den sonra selâmı beklemeden kalkabilir. Vecizü'l Kerderi'de de böyledir.(266)
513 Mesbûk; Kur'an-ı Kerim okuma (Kıraat) hususunda namazın evvelini, teşehhüd hususunda sonuna kaza eder.(267) İbn-i abidin: "Mesbûk bütün rek'atlarda veya bazılarında imama yetişemeyen kimsedir. Bütün rek'atlarda veya bazılarında imama yetişemeyen kimsedir. Bütün rek'atlarda yetişememek, son rek'atın rükûundan sonra yetişmekle tahakkuk eder. Mesbûk Sübhaneke'yi okur ve euzü besmele çeker. Çünkü bunlar kıraat içindir. Kıraatı da ifa eder. Zira kıraat hakkında namazın başını (evvelini) kaza eder, nitekim gelecektir. Hatta kıraatı terkederse namazı bozulur"(268) hükmünü zikretmektedir.
514 LAHİK: Önce imama iktida edip; sonra uyku, abdestin bozulması veya izdiham gibi sebeplerle namazının bir kısmını kılamayan, daha sonra yeniden iktida eden kimsedir.(269) Molla Hüsrev: "Bütün rek'atları kaçıran kimseye veya imama iktida'dan sonra rek'atların bazısını kaçırana verilen isimdir"(270) tarifini esas almış!.. Bahsin hemen devamında da "Şöyle ki o kimse birinci rek'atta imama iktida eder. Namazda iken abdesti bozulur, gider abdest alır ve imama yetişir. Veya o bir rek'atı, iki rek'atı, üç rek'atı edâ ettikten sonra; abdesti bozulursa, gidip abdest tazeler, kaçan rek'atları kılar" hükmünü beyan etmektedir. Lahik; zayi ettiği rek'atları edâ ederken; sanki imamın arkasında imiş gibi, okumadan kılar. Sehvetse de, sehiv secdesi yapmaz. Vecizü'l kerderi'de de böyledir.
515 Şurası muhakkaktır ki; herhangi bir mü'min namaz kılarken hata edebilir. İslâm ûleması: "Ümmetimden hata kaldırılmıştır" Hadis-i Şerifini; hatanın günahının kaldırıldığına hamletmiştir. Bu konuda İbn-i Abidin şunları zikrediyor: "Fetih sahibi diyor ki;" Bu lafızla (Ümmetim'den hata kaldırılmıştır şeklinde) bu hadis, hiçbir hadis kitabında bulunmamıştır. Hadis kitaplarında olan şudur: "Muhakkak Allah ümmet'ten hata ve unutmayı, bir de zorla yaptırıldıkları şeyi kaldırmıştır" Bu hadisi İbn-i Mace, İbn-i Hibban ve hakim rivayet etmiş; Hakim onun Buhari ile Müslim'in şartlarına göre sahih olduğunu söylemiştir. Günah'dan murat; uhrevi hükmüdür. Binaenaleyh dünyevi hükmü, yani fesad ile itiraz edilemez. Zülyedeyn'in ismi Hırbak'tır. Elleri yahud bir eli uzunmuş. Zülyedeyn Hadisi şudur: "Namaz mı kısaldı yoksa unuttun mu?" dedi. Resûlullah (sav): "Ne unuttum, ne namaz kısaldı" buyurdu. Hırbak: "Hayır unuttun ya Resûlullah!.." dedi. Bunun üzerine cemaate dönerek: "Zülyedeyn doğru mu söyledi?" diye sordu. Cemaat: "Evet " diye işaret ettiler. Zeyle-i Müslim Hadisinin tamamı şöyledir. Muaviye b. Hakem Es Sülemi'den rivayet olunmuştur. Demiştir ki: "- Bir defa ben Resûlullah (sav) ile birlikte namaz kılıyordum. Aniden biri aksırdı. Ben "Yerhamükellah" dedim. Bunun üzerine cemaat bana göz attılar. Ben: "-Vay canına size ne oluyorda bana bakıyorsunuz" dedim. Bu sefer elleriyle uyluklarına vurmaya başladılar. Beni susturmak istediklerini görünce sustum. Resûlullah (sav) namazını kılınca beni çağırdı. Annem-babam feda olsun!.. Ben ondan evvel ve sonra onun kadar güzel öğreten görmedim. Vallahi bana ne surat astı, ne döğdü, ne söğdü!.. Sonra: "- Gerçekten bu namaz öyle bir şeydir ki; onda insan sözünden hiçbirşey caiz değildir. O ancak tesbih tekbir ve Kur'an okumaktan ibarettir buyurdular.(271) İbn-i Abidin bahsin devamında hadisle ilgili bazı izahlar yapmaktadır. Bizim bunu zikretmemizin sebebi şudur: "Mü'minler, hata yapan herhangi bir kardeşini uyarırken, Resûl-i Ekrem (sav)'in sünnetine uymalıdırlar." Kaba ve katı yürekli olmak, hiç kimseye birşey kazandırmaz!..
516 Kendisine iktida olunan imam ile; cemaat arasında namazın kaç rek'at kılındığı hususunda ihtilaf ortaya çıksa ve cemaat: (Meselâ öğle namazının farzı için) "Üç Rek'at kıldırdın" dese, İmam da: "Hayır dört rek'at kıldırdım" iddiasında bulunsa; eğer imam iddiasında kat'i bir kanaata sahip ise, cemaatin sözüne uyarak namazı iade etmez. Ancak kat'i kanaati yoksa, cemaatin sözüne uyup, namazı yeniden kıldırır.(272)
NAMAZI EDA EDERKEN HADES'İN VAKİ OLMASI (ABDEST'İN BOZULMASI)
517 Namazı edâ ederken abdesti bozulan kimse; namazdan ayrılır. Eğer o kimse imamet görevinde ise yerine birisini geçirir, abdest alır ve namaza kaldığı yerden başlar.(273) İmam-ı Şafii (rha) indinde ise; namaza kaldığı yerden başlamaz, yeniden kılar. Zira onun indinde yürümek ve namazdan ayrılmak namazı ifsad eden bir olaydır. Hanefi fûkahası Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Namazı edâ ederken kusan, burnu kanayan veya mezisi gelen kimse namazdan ayrılsın, abdest alsın ve konuşmadığı süre içerisinde namazına bina etsin (yani kaldığı yerden devam etsin) Hadis-i Şerifini esas almıştır."(274) Ancak bina'nın sahih olabilmesi için bazı şartlar vardır. Bunlar:
1. Bina'nın caiz olması için; mükellefin bu hadeste ve hades'in meydana geliş sebebinde kendi isteğinin bulunmaması şarttır. Meselâ: Mükellefin namaz içinde abdesti idrar, yellenme veya burun kanaması sonucu bozulduğu zaman; eğer bunda kasıd mevcud ise, namazı ifsad olmuştur. Ayrıca abdestin bozulma şekli guslü gerektirmemelidir. Yani şehvetle meni inerse, velev ki kasdı olmasa da namazı bina edemez. Yeniden kılar.
2. Kendi iradesinin dışında abdesti bozulan mükellefin; namazdan ayrıldıktan sonra namaza mani olan bir harekette bulunmaması esastır. Mesela; konuşma, gülme, yeme-içme, kadının abdest için ayağını açması ve bunun gibi!..
3. İlk abdesti bozulan mükellefin; alacağı ikinci abdestin bozulmasını gerektiren bir halin bulunmaması şarttır: Mesela: Teyemmüm ederek namaza duran bir kimsenin abdesti bozulduğunda, ikinci abdest için namazdan ayrılır. Ancak bu sırada suyu bulursa, namazını bina edemez. Özürlü olan kadın da, namazdan ayrıldıktan sonra özürü biterse, bina edemez.(275)
518 İmam-ı Merginani; "Namazı yeniden edâ etmek daha efdaldir. Zira bu sayede ihtilaf şüphesi ortadan kalkar. Denilmiştir ki; tek başına namaz kılan (yani cemaatle değil, ferdi olarak edâ eden) kimse, namazını yeniden edâ eder. Ancak imam ve muktedi, cemaatin faziletinden mahrum olmamak için (Şartlara riayet ederek) kaldıkları yerden devam ederler."(276) hükmünü beyan etmektedir.
519 Namazı edâ ederken; imamet görevinde bulunan kimseden hades vaki olursa, yerine birisini geçirir. Hanefi fûkahası Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Sizden birisi namazını edâ ederken; kustuğu veya burnu kanadığı zaman elini ağzına koysun ve namaza başında iktida eden (Müdrik'i) birisini yerine geçirsin" Hadis-i Şerifini esas almıştır.(277) Buna fıkıh ıstılâhında "İstihlaf" denir. İstihlaf: "Namazı edâ ederken imamın, herhangi bir sebebten dolayı, kendi yerine başka birisini geçirmesidir"(278) Namazı bina etmenin caiz olduğu her durumda; imamın da yerine bir başkasını geçirmesi caizdir.
520 "İmamın istihlaf etmesi caizdir" denilmiştir. Sebebi bu husustaki ihtilaftır. İbn-i Abidin: "Hatta su mescidin içinde ise abdest alıp namazı üzerine bina eder. İstihlafa hacet yoktur." Nitekim bunu Zeylei söylemiştir. Mescidin içinde su yoksa efdal olan istihlaf yapmaktır. Mustafa nam eserde de böyle denilmiştir. Metinlerden anlaşılan; her iki halde de istihlafın efdal olmasıdır. İbn-i Melek'in Mecmâ şerhindeki: "Cemaatin namazını korumak için imamın istihlaf yapması icab eder" ifadesi söz götürür. Bahır buna Nehir'in şu sözüyle cevap verilir: "Vacib olması vaktin darlığında gerektir" Sirac'tan naklen nehirde bildirildiğine göre Cenaze namazında bile istihlaf caizdir. Esah olan kavil budur. "Velev ki işaretle olsun" Fethû'l Kadir sahibi diyor ki: "Burada sünnet, işareti burnu kanadığını iham etmek için, sırtını kamburlaştırarak burnunu tutmak sûretiyle yapmaktır"(279) hükmünü beyan ediyor. Eğer kendisinde hades vaki olan imam; yerine birisini geçirmez, cemaatte bu işi yapmazsa, imamın mescidden çıkması durumunda cemaatin namazı ifsad olur.(280)
521 Hades'in vaki olmasından sonra oyalanmamak esastır. Molla Hüsrev: "Hades'in vukuundan sonra, bir rükün edâ edecek kadar oyalanmak binayı (Namazı kaldığı yerden tamamlamayı) men eder"(281) hükmünü zikretmektedir.
NAMAZI BOZAN HALLER
522 Şu hallerde namaz bozulur:
1. Sabah namazını edâ ederken güneşin doğması,
2. Cum'a Namazını edâ ederken İkindi Vakti'nin girmesi,
3. Sargı üzerine mesh ile namaz kılan mükellefin; yarası iyileştiği için sargısının düşmesi,
4. Özür sahibi bir kimsenin, namazın içinde iken özürünün sona ermesi,
5. Ümmi olan kimsenin (Kur'an-ı Kerim okumasını bilmeyen) imamın yerine geçmesi halinde,
6. İma ile namaz kılan mükellefin, rükû etmeye ve secde yapmaya gücünün yetmesi halinde,
7. Mestleri üzerine mesh ederek abdest almış bir kimsenin, namazın içinde iken mesh müddetinin bitmesi durumunda,
8. Teyemmümle namaz kılmakta olan kimsenin, namazı edâ ederken suyu bulması halinde,
9. Ayakta bulunan mestlerin; çok bol olup, kolayca çıkıvermesi durumunda,
10. Ümmi olan kimsenin namazı edâ ederken, dinleyerek sureyi ezberlemesi halinde veya düşünerek bir sûreyi okuyabilmesi durumunda,
11. Çıplak olan bir kimse namazını edâ ederken, temiz ve kendisi ile namaz kılmak caiz olacak kadar bir elbise bulması halinde,
12. Pis bir elbise ile namaz kılan mükellefin; elbisesindeki o necaseti giderecek bir imkan bulursa namazı bozulur. Aynı kimse bu imkanı bulamaz da; elbisesinin dörtte biri veya daha fazlası temiz olursa, bununla örtünmesi mümkün olduğu halde terkederse namazı bozulur,
13. Sahib-i Tertib olan bir kimse; namazını edâ ederken, geçirmiş olduğu bir namazını hatırlarsa,
14. Abdestli bir kimse; teyemmüm etmiş bir kimsenin arkasında namaza durursa ve namaz kılarken suyu görürse namazı bozulur. Ayrıca bir kimse imamın sahib-i tertib olduğunu bilir ve namaz içerisindeyken onun da kazaya kalmış bir namazının olduğunu hatırlarsa, bu iki durumda sadece iktida edenin (Yani cemaat durumunda olan kimsenin) namazı bozulur ve batıl olur. Tebyin'de de böyledir.(282) Alauddin El Haskafi, bu meselelere ilave olarak; namaz kılmakta olan cariyenin azad olunması halinde derhal peçelenmezse, bayram namazı kılan kimsenin güneşin zevale erdiğini bilmesinin ve kaza namazı kılan kimsenin üzerine üç kerahat vaktinden birinin girmesinin namazını bozacağını ilave etmiştir"(283)
523 Molla Hüsrev: "Sabah namazında güneşin doğmasıyla, Cum'a namazında ikindi vaktinin girmesiyle, namaz içinde özürlünün özrünün ortadan kalkmasıyla, yaranın iyileşip sargının düşmesiyle, pislikle namaz kılan kimsenin, pisliği gideren şeyi teşehhüd miktarı oturduktan sonra bulmasıyla ve cariyenin tesettürsüz (yani asıl kıyafetiyle) namaz kılarken azad edildiğinde avretini örtememesi halinde meydana gelen durumlar. İmam-ı Azam (rha)'a göre, namaz kılan kimsenin kendi iradesi olmaksızın namazı bozucu hallerdir. İmameyn'den gelen kavil ise; bu durumlar kendi isteğiyle namazdan çıkma hükmündedir"(284) buyurmaktadır.
524 Yukarıda zikrettiğimiz durumlarda namaz batıl olduğu zaman, bu namazlar "Nafile'ye" dönüşmüş olmaz. İbn-i Abidin; "Buradaki "batıl olmakla" tabirinden murad; aslın ve vasfın batıl olmasına ve yalnız vasfın batıl olmasına şamildir"(285) hükmünü zikretmektedir. Yalnız şu üç halde, bu namazlar nafile namaza dönüşür: Birincisi: Tertib sahibinin, namazını edâ ederken, geçirdiği bir namazının (faite'nin) bulunduğunu hatırlaması halidir. İkincisi: Sabah namazını edâ ederken güneşin doğması halidir. Üçüncüsü: Cum'a namazını edâ ederken, ikindi vaktinin girmesi halidir. Cevheretü'n Neyyire'de de böyledir.(286)
NAMAZI BOZAN SÖZLER VE FİİLLER
525 Namazı edâ eden mükellefin; kasden veya unutarak konuşması, namazı ifsad eder. Hanefi fûkahası Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Muhakkak işte şu bizim namazımızdır ki; içinde insanların kelâmından herhangi birşey bulunmaz. Namaz ancak; tesbih, tehlil ve Kur'an-ı Kerim'in kıraatıdır" Hadis-i Şerifini esas almıştır.(287) Ayrıca namazı edâ ederken birisine kasden selâm vermek, namazı ifsad eder.(288) Kasden kaydının konulmasının sebebi şudur: Eğer unutarak selam verirse namazı bozulmaz. Çünkü selam zikir hükmündedir. Bu durumda unutma halindeki zikrin hükmüne dahil olur.(289) Kasdî olduğu zaman "Konuşma" hükmündedir. Namazı edâ ederken; herhangi bir mü'minin vermiş olduğu selamı almak da "Konuşma" hükmüne dahil olacağı için, namazı ifsad eder. Genel kaide şudur: Mutlak manada konuşmak; ister az, ister çok olsun, ister kasden, ister unutarak olsun, namazı ifsad eder. İmam-ı Şafii (rha) indinde ise; unutarak konuşmak namazı ifsad etmez. Şafii fûkahası Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Muhakkak ki Allahû Teâla (cc) ümmetten hata ve unutmayı, bir de zorla yaptırıldıkları şeyi kaldırmıştır" Hadis-i Şerifini esas almıştır. İmam-ı Merginani: "Bu Hadis-i Şerif'teki unutmanın, günahının kaldırıldığına hamledileceğini beyan etmiştir.(290) Yani dünyevi ahkamı devam eder. Hanefi bir müslüman; unutarak da olsa konuştuğu zaman, namazı bozulur.
526 Namazı edâ eden mükellef; namaz içerisinde iken insan sözüne benzeyen duada bulunursa namazı ifsad olur.(291) Mesela: "Allahümme elbisni sevbe keza" (Allah'ım!.. Bana şöyle şöyle elbise giydir" veya "Allahümme zevvicni fülâneten" (Allah'ım beni filân kadınla tezviç et, evlendir) demek gibi!..
527 Bir kimse, selam niyeti ile namazı edâ ederken musafaha etse, namazı ifsad olur. Zira o manen konuşma hükmündedir. Ayrıca bir kimse aksırsa, namazı edâ eden mükellef de ona "Yerhamükellah" dese namazı bozulur.(292) Namazı edâ eden mükellef aksırdığı zaman; kalbinden "Elhamdülillah" derse, namazı bozulmaz. Ancak bunu namazdan sonraya bırakması sahihtir. Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Sizden birisine namazda birşey isabet ettiği zaman tesbih etsin"(293) buyurduğu bilenmektedir. Dolayısıyla "Elhamdülillah" demek, tesbih mesabesindedir. Namazın ifsad olmamasının sebebi budur. Fakat namaz esnasında aksıran kimsenin "Elhamdülillah" demesi, diğer mükellefleri yanıltarak konuşmaya sevkedebilir. Bu sebeble namazda ya kalben tesbih olunması veya namaz sonrasına bırakılması esas alınmıştır. Ancak namazını edâ eden bir mükellefe; dışarıdan bir kimse sevindirici birhaber getirir, mükellef de bu haber üzerine cevab kasdı ile "Elhamdülillah" derse namazı ifsad olur. Zira cevab niyeti tesbihi değil, konuşmayı gündeme getirir. Yine mükellef namazını edâ ederken; kendisine dışarıdan kötü bir haber getirilir ve buna cevab niyetiyle: "İnnâ Lillâh ve innâ ileyhi raciûn" derse, namazı ifsad olur. Ancak bu iki durumda da (İyi ve kötü haberde de) "Sırf namazda olduğunu hatırlatmak" niyetiyle bunları söylerse namazı caizdir. Cevab niyeti kaydının konulması, bu mahiyeti (Tesbih ile konuşmasının farkını) beyan içindir.(294) Serahsi'nin Muhiyt'inde de böyledir. Sadrü'ş Şahid'in "Camiû's Sağir" inde: "Bir kimse (İnnâ Lillâh ve İnnâ İleyhi Raciûn'u) cevab kasdı ile söylerse, imamların hepsinin indinde namazı bozulur denilmiştir.(295)
528 Namazını edâ eden bir mükellef; herhangi bir ızdırab veren durum ortada mevcud değilken "Ah, of, vah, eyvah" derse namazı ifsad olur.(296) Gerçi "Ah ve of" iki harf olarak ele alınarak, İmam-ı Yusuf (rha)'un buna muhalif olduğu beyan olunmuştur. Elbette bu "Ah, of, vah ve eyvah" dediğinin âşikar olması, yani çevreden işitilmesi esastır. Herhangi bir ızdırab (ağır hastalık vs.) sebebiyle "Ah veya of" çekerse, ayrıca namaz esnasında Cehennem'i hatırlarsa ve bu sebeble "Eyvah" çekerse, durum ihtilaflıdır. Kafi'de zikredildiğine göre; bu gibi durumlarda da namaz ifsad olur. Tatarhaniye'de bunun zıddı da rivayet edilmiştir. Şöyle ki; Muhamed b. Mesleme (rha)'ye bu durum sorulmuş, çok şiddetli ağrıdan veya cehennemi hatırlamaktan olursa namaz ifsad olmaz demiştir.(297) Çok şiddetli ağrı sebebiyle; gözlerinden yaş gelmesi de, mükellefin namazını ifsad etmez. Ulemâ Fetva için; çok şiddetli ağrı sebebiyle "Ah ve of" şeklindeki inlemelerde veya cehennemi hatırlayarak bunları söyleme durumunda, namazın ifsad olmayacağına fetva vermenin güzel olacağını tasrih etmiştir.
529 Bir kimse Allahû Teâla (cc)'nın ismini işitir de "Celle Celâlühü" der, yahud Peygamber (sav)'in ismini işitir de selâvat getirirse veya imamın kıraatını işitir de "Sadakallahû ve Resûlünü" derse; ona cevab vermeyi kasd ettiği takdirde namazı bozulur. Şeytanın anıldığını işitir de, lanet getirirse yine namazı bozulur. Bazıları bozulmayacağını söylemişlerdir. Vesveseyi gidermek için "Lâhavle velâ kuvvete illâ billâh" derse, dünya işi için olduğu takdirde namazı bozulur. Ahiret umuru için olursa bozulmaz. Terastan birşey düşer de besmele çekerse, yahud biri lehte veya aleyhte dua eder de, namazdaki kimse "Amin" derse namazı bozulur. İmam-ı Yusuf (rha) göre bunların hiçbiri ile namaz bozulmaz. Fakat sahih olan tarafeynin (İmam-ı Azam ve İmam-ı Muhammed'in, bozulacağına dair olan) kavlidir. Onlar konuşmanın maksadına göre amel ederler.(298)
530 Namazını edâ eden bir mükellef; kıraatı açıktan yaparken tutulsa, namazın dışındaki bir kimse tarafından açılan yolla devam etse, namazı ifsad olur.(299) Ancak muktedi ile imam arasında cereyan ederse durum farklılaşır. Eğer imam açıktan kıraat ederken tutulursa; muktedinin kıraata niyet etmeksizin, sırf imamı açmak niyetiyle okuması istihsanen caizdir.(300) İbn-i Abidin: "İmam tutulur tutulmaz ayeti hatırlatmak mekruhtur. Nitekim imamın da kendini darboğaza sokması mekruhtur. İmam ayeti bulduramayınca, okuduğuna eklediği vakit namaz bozulmayacak şekilde başka bir ayete veya başka bir sûreye geçmeli yahud farz miktarı okumuşsa rükûa gitmelidir. Nitekim Zeylei ve başkaları buna cezm etmişlerdir. Bir rivayette müstehab olan miktarı okumuşsa rükûa gitmelidir. Nitekim Kemâl İbn-i Hümam bunu tercih etmiş; delilden bunun anlaşıldığını söylemiştir. Bahır ve Nehir sahipleri de onu tasdik etmişlerdir"(301) hükmünü zikretmektedir. Bilindiği gibi bir ayeti tekrar tekrar okumaya veya susup kalmaya ilcâ denir. İmamet görevinde bulunan kimsenin bu hale düşmesi veya tutulup kalması durumunda, muktedî kıraata niyyet etmeden yolu açar!.. Dolayısıyla cemaatle namaz kılarken; imamın hemen arkasında Kur'an-ı Kerim'i hıfzetmiş kimselerin bulunması (Velev ki, cemaatin en yaşlılarından olmasa bile) esastır. Bu hususta titizlik gösterilmezse, hem imamın, hem cemaatin namazının fesada gitmesi mümkündür.
531 Namazı edâ eden kimse; Kur'an-ı Kerim'in (Mushaf'ın yüzüne bakarak okursa İmam-ı Azam Ebû Hanife (rha)'ye göre namazı ifsad olur. İmameyn'in kavline göre ise; namazı bozulmaz.(302) İmam-ı Azam (rha) Kur'an-ı Kerim'i taşımanın, yapraklarını çevirmenin ve ona bakarak kıraat etmenin, namaz kılan kimse için amel-i kesir olduğunu esas almıştır. İmam-ı Merginani bu hususu beyan ederken; namaz kılarken "Kur'an-ı Kerim'in yüzüne bakarak okuma" fiilinde, ehl-i kitaba benzeme vakıasının da varlığını kaydeder. Ayrıca bunun dıştan gelen bir telkin mahiyeti taşıdığını da zikretmektedir.(303)
532 Namazını edâ eden bir mükellefin; namazın içinde iken yemesi ve içmesi kat'i olarak namazı ifsad eder. Zira yeme ve içme fiilleri namaza aykırıdır. İster, bilerek isterse unutarak olsun durum değişmez.(304)
533 Namazın fiillerinden veya namazı ıslâh eden fiillerden olmayan her amel-i kesir (çok amel) namazı bozar.(305) "Amel-i Kesir" nedir? sualine ulema farklı cevaplar vermiştir. Feteva-ı Hindiyye'de: "İki elle yapılması adet olan işlere amel-i kesir denir" tarifi yer almıştır. Molla Hüsrev: "Ekseri ulemaya göre, amel-i kesir odur ki dışardan birisi baktığı zaman, o fiili işleyen kimse, namazda olamaz zannına kapılır. Diğer bir kavle göre; amel-i kesir; musallinin çok kabul ettiği her fiildir" tarifi yer almıştır. "Birbiri ardınca yapılan üç hareket amel-i kesir'dir" tarifini esas alan ulemada mevcuttur. Serahsi'nin Muhiyt'inde "En güzel kavil", Tenvirû'l Ebsar ve Dürri'l Muhtar'da "En sahih olan" Feteva-ı Kadıhan ve Hulâsa'da "Alimlerimizin ittifakı bu kavildedir" denilen tarif: "Musalli'ye dışardan bakan birisi, musallinin işlediği o fiil yüzünden, onun namazda olmadığından şüphe etmezse amel-i kesir'dir."
534 Namazını edâ eden bir kimsenin; pislik (necaset-i galiza) üzerine secde etmesi, namazı ifsad eder.(306) İmam-ı Yusuf (rha)'dan rivayet edilen bir kavle göre, bu durum secdeyi ifsad eder, namazı ifsad etmez. Hatta o secdeyi temiz bir yere yapsa sahih olur. Zira musallinin secdeyi pislik üzerine yapması "yok" hükmündedir. İmam-ı Azam (rha) ile İmam-ı Muhammed (rha)'in namazın bozulacağına dair delilleri şudur: Namaz bölünme kabul etmeyen bir bütündür. Eğer secde fasid olursa, namazın tamamı fasid olur. İbn-i Abidin: "Pislik üzerine secde eden kimse, o secdeyi temiz bir yerde tekrarlasa bile namazı bozulur. Esah olan kavil budur. Zahir rivayette budur. Nitekim hıyle, Bedai ve İmdad'da beyan edilmiştir"(307) hükmünü zikretmektedir.
535 Namazını edâ eden bir kimsenin; meşru hiçbir mazeret yokken, kıbleye sırtını dönmesi namazı ifsad eder.(308) Ayrıca namazını edâ eden mükellef; namaz esnasında dinden dönerse (Yani kalben küfre itikad ederse) namazı bozulur.
536 Avret yerinin açılması ve o halde iken; bir rükûn edâ etmek de, namazı ifsad eder.(309) Burada rükûn edâ etmekten murad; rükûn edâ edecek süre kadar avret yerinin açık kalmasıdır. Eğer açılır-açılmaz derhal kapatırsa, namazı icmaen caizdir.
537 Sakız çiğnemek, namaz esnasında ağzına yağmur, dolu veya kar parçası düşen kimsenin bunları yutması, bir rükûn'de üç defa kaşınmak, elini boğazına sokarak kasden ağız dolusu kusmak ve baygınlık geçirmek namazı bozar.
NAMAZ İÇİN "SÜTRE" DİKMEK
538 Resûl-i Ekrem (sav)'in "Şayed namazını edâ eden kimsenin önünden geçen şahıs, üzerine gelecek günahın mahiyetini bilseydi, elbette kırk gün beklerdi, geçmezdi."(310) Hadis-i Şerifini esas alan hanefi fûkahası; namazını edâ eden kimsenin önünden geçmenin günah olduğunda müttefiktir. Namazını edâ eden mükellef; başkasının vebale girmemesi için sütreye riayet etmesi esastır. İbn-i Abidin; "Sütre dikmek mendubtur. Çünkü bir Hadis-i Şerif'te; "Biriniz namaz kıldığı vakit bir sütreye karşı kılsın. Kimseyi önünden geçirmesin" buyurulmuştur. Bu hadisi, Hakim, İmam-ı Ahmed ve başkaları rivayet etmişlerdir. Münye'de sütreyi terk etmenin mekrûh olduğu bildirilmiştir. Bu kerahat kerahat-ı tenzihiyedir. Hadisteki emri hakikatından değiştiren amil Ebû Davud'un Fazıl ile Abbas'tan rivayet ettiği hadistir. Bu hadiste: "Biz peygamber (sav)'i bizim bir çölümüzde ovada namaz kılarken gördük. Önünde sütre yoktu" denilmektedir. İmam-ı Ahmed'in rivayet ettiği bir hadiste: "İbn-i Abbas ovada namaz kıldı. Önünde birşey yoktu" denilmiştir hükmünü zikreder.(311) İmam-ı Merginani: "Sahrada (ovada veya dışarıda) namaz kılan kimsenin, önüne bir sütre koyması gerekir. Çünkü Resûl-i Ekrem (sav): "Sizden birisi sahrada namaz kıldığı vakit önüne bir sütre koysun" buyurmuştur. Sütrenin miktarı ise bir kulaç veya kulaçtan biraz daha fazladır. Ayrıca denilmiştir ki; sütrenin en az bir parmak kalınlığında olması gerekir. Çünkü ondan daha ince olursa, uzaktan bakan kimse için belli olmaz. Öyle ise maksad hasıl olmaz. Sahrada namazını edâ eden kimse, sütreye yakın durur. Çünkü Peygamber (sav) buyurdu ki; "Kim sütreye doğru namaz kılarsa, ona yakın dursun." Sütreyi sağ kaşının veya sol kaşının hizasına dikmek esastır. Çünkü bu hususta eser varid olmuştur. Kimsenin geçmeyeceğinden emin olunursa veya yönünü yola doğru çevirme bahis konusu değilse, terketmekte bir beis yoktur"(312) buyurmaktadır.
539 Sahrada cemaatle namaz kılınıyorsa; imamın sütresi, bütün cemaate kafi gelir. Hepsinin ayrı ayrı sütre dikmeleri gerekmez.(313)
NAMAZ'IN MEKRÛHLARI
540 Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Allah'a ve ahiret gününe iman eden bir kimseye, abdesti sıkıştırdığı halde namaz kılması helal olmaz. Hafifleyinceye kadar bu böyledir" "Hadis-i Şerifini esas alan Hanefi fûkahası; büyük veya küçük abdest, yahut yellenme sıkıştırdığı zaman namaza durmak mekruhtur"(314) hükmünde ittifak etmiştir. Hatta cemaati kaçıracağından korksa bile, bu durumda abdest tazelemesi gerekir.
541 Namaz kılan kimsenin elbisesi, sakalı ve bedeni ile oynaması veya secdeye giderken elbisesini korumak maksadıyla önden veya arkadan çekip kaldırması mekruhtur. Miracü'd-diraye'de de böyledir.(315) İbn-i Abidin "Namazda elbise ve bedeni ile oynamayı yasak eden delil Kudai'nin tahriç ettiği şu hadistir: "Şüphesiz ki Allah sizin için üç şeyi, yani namazda elbise ve bedenle oynamayı, oruçta ayıp açık şeyler konuşmayı ve kabristanda gülmeyi kerih görmüştür." Bahır'da bildirildiğine göre buradaki kerahat kerahat-ı tahrimiyyedir. "Ancak hacet varsa caiz olur" Yani yediği zararlı bir şeyden vücudu kaşınmak, rahatsız eden teri silmek gibi bir hacetten dolayı abes sayılan bir şeyle meşgul olmak caizdir. Ama bu amel-i kesir olmamak şartıyladır" hükmünü zikreder.(316) Resûl-i Ekrem (sav)'in namazda terlediği ve alnında teri sildiği eserle varid olmuştur. Çünkü ter kendisini rahatsız ediyordu. Bu durumda hacet var demektir. Ancak şurası unutulmamalıdır ki; bir rükûn'da bir el ile üç defa kaşınmak, her defasında el kaldırılırsa namazı ifsad eder.
542 Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Takke üzerine sarık sarmak, müşriklerle aramızdaki farktır. Onu saran kimseye her dolaması için bir ihsan olunur" buyurduğu bilinmektedir.(317) Bütün muteber kaynaklarda sarık sarmanın sünnet olduğu kaydedilmiştir. Nitekim Mülteka'da: "Sünnet olan sarığın bir tarafını, bir karış miktarı iki omuz arasına salıvermektir. Yine denildi ki; oturacak yere kadar salıvermektir hükmü kayıtlıdır.(318) İmam-ı Kasani'de sarığı hassaten zikretmiştir.(319) Ulema; namaz kılan bir kimsenin, aldırış etmeyerek başı açık kılarsa bunun mekruh olduğunda müttefiktir. İbn-i Abidin; "Tevazû için baş açık namaz kılmakta beis yoktur" Münye şerhinde bildirildiğine göre bu sözde bunu yapmamanın evlâ olduğuna, kalbiyle huşu ve tevazû gösterilmesine, zira bunların kalp işi olduklarına işaret vardır. Münye şerhinden sonra imdad sahibi dahi Tecnis'ten naklen; "Huşu ve tevazû müstehabtır. Çünkü namazın esası huşu üzerine kurulmuştur" denmiştir"(320) hükmünü beyan etmektedir. Mü'minler namazlarını sarıkla kılma hususunda titizlik göstermelidirler. Günümüzde kullanılan takkeler tek başına sarık hükmünde değildir. Dolayısıyla takkenin "sünnet ilan edilerek" giyilmesi, sarık sünnetini tahrip edebilir. Sonuç olarak; namazda sarık ile başı örtmek sünnettir. Namazı önemsemeyerek, tenbellik sebebi ile başı açık kılmak mekruhtur. Namaz esnasında sarık düşerse, efdal olan alıp onu giymektir. Ancak sarmaya veya amel-i kesire ihtiyaç olursa alınmaz. Çünkü amel-i kesir namazı ifsad eder.
543 Namazını edâ eden kimsenin; esnemesi veya gerinmesi mekruhtur.(321) Çünkü esnemek; gevşeklik ve mideyi tıka-basa doldurmaktan meydana gelen bir haldir. Gerinmek ise tenbellik alametidir. İbn-i Abidin; "Esnemek midenin dolu olmasından ve bedenin ağırlaşmasından meydana gelir. Ben derim ki; bu sebebten de şeytandan sayılmıştır. Nitekim Sahihaynda rivayet edilen bir hadiste Peygamber (sav): "Esnemek şeytandandır. Birisi esnerse mümkün olduğu kadar kendisini tutsun" buyurmuştur. Müslim'in rivayetinde: "Eli ile ağzını tutsun. Çünkü araya şeytan girer" denilmiştir. Elbisesinin yeni de el hükmündedir"(322) buyurmaktadır. Bilindiği gibi peygamberler esnemekten mahfuzdurlar. Resûl-i Ekrem (sav) "Biriniz namaza durdu mu, gözlerini yummasın" buyurduğu için; namaz kılanın iki gözünü yumması da mekruhtur.(323) Bilindiği gibi secde yerine bakmak sünnettir. Gözlerin yumulması fiilinde bu sünnetin terki sözkonusudur. Ulema'dan bazıları ise; zihni dağıtacak şeyleri görmekten korunmak ve huşû niyetiyle (gözlerin yumulması) mekruh değildir" demişlerdir. Ancak asıl olan Hadis-i Şerif'te belirtilen durumdur. Nitekim zahir rivayet, gözlerin yumulmamasıdır.
544 Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Namazda iken parmaklarını çıtlatma" Hadis-i Şerifini esas alan hanefi fûkahası; parmak çıtlatmanın mekruh olduğu hususunda müttefiktir.(324) Ayrıca namaz esnasında, parmakları birbirlerine geçirmek de mekruhtur.(325) Ulema; namaz dışında da parmakları çıtlatmanın sevimli olmadığı hususunda müttefiktir.
545 Namazını edâ eden kimsenin; secde yerinde bulunan çakılları döndürüp, düzeltmesi de mekruhtur. Ancak bu çakıllar üzerine secde etme imkanı yoksa bir defada düzeltmesi Resûl-i Ekrem (sav)'in; Hz. Ebû Zerri'l Gıfari'ye (ra) hitaben; "Bir kere ya Ebû Zer!.. Yok eğer fazla yapacaksan, o işten vazgeç" Hadis-i Şerifi esas alınarak, meşru bulunmuştur.(326) Ulema; namaz kılacak kimsenin, secde yerindeki taşları, namaza başlamadan önce temizlemesinin daha uygun olacağı hususunda ittifak etmiştir.
546 Erkeğin secde halinde iken kollarını yere döşemesi de mekruhtur. Bu husus Hadis-i Şerif'le sabittir. İbn-i Abidin; "Hadisten murad; Mûslim'in Hz. Aişe (r.anha)'dan rivayet ettiği şu hadistir: "Rasûlullah (sav) şeytan ökçesini ve erkeğin kollarını yırtıcı hayvan gibi yere döşemesini yasak ederdi" Bir rivayette "Şeytan Nöbeti" denilmiştir ki, bu da mekruhtur. Nitekim Hilye ve diğer kitaplarda beyan edilmiştir. Allame Kasım fetevasında şunları söylemiştir: "Ayakları dikip ökçeleri üzerine oturmaya gelince: Bildiğimize göre bütün oturuşlarda hilafsız mekruhtur. Yalnız Nevevi'nin bildirdiği vecihle İmam-ı Şafii (rha) bir kavlinde iki secde arasında müstehab imiş" hükmünü zikretmektedir.(327) İmam-ı Merginani; "Ne oturup, dizlerini diker ne de kollarını yere döşer. Zira Hz. Ebû Zerri'l Gıfari (ra) demiştir ki: "Halilim (Yani dostum Resûl-i Ekrem (sav) diyor) beni üç şeyden men etti; horozun yerden dane toplaması gibi secde etmekten, köpeğin ikâsı gibi (kıçını yere koyup oturması) ikâ etmekten ve tilkinin döşenmesi gibi döşenmekten. "Sahih olan budur"(328) buyurmaktadır.
547 Bir kimsenin; namazını edâ ederken kollarını dirseklerine kadar sıvayıp, kolları açık olduğu halde namaz kılması mekruhtur. Feteva-ı Kadıhan'da da böyledir.(329) Sarığı başının etrafına sarıp, üst kısmını açık bırakmaya i'ticar denir. Bu hal; hem namazın içinde, hem de namaz haricinde mekruhtur. Ayrıca bornoz gibi uzun elbiselerle ve eski-yırtık elbiselerle (Temiz ve güzeli mevcutken) namazı edâ etmek de mekruh kabul edilmiştir.
548 Namazını edâ eden kimsenin; başının üstünde, tavanda veya önünde veya hizasında resim bulunması da tahrimen mekruhtur. Bu hususta Cibril hadisi vardır. Cebrail (as) Resûl-i Ekrem (sav)'e hitaben; "Biz içerisinde köpek veya resim bulunan eve girmeyiz" buyurmuştur. Şayet sûret (resim) çok küçük olur da, bakan kimse cüzlerini farkedemezse mekruh olmaz. Zira bu tür resimlere (suretlere) ibadet olunmaz.(330) Ulema; ta'zim ve hürmet edilen her türlü sûretin (resmin) mekruh olduğu hususunda ittifak halindedir. Alauddin El Haskafi: "Paralar üzerindeki resimler sebebiyle rahmet meleklerinin girmemesi hususunda hadis ûleması ihtilaf etmiştir. Kadı İyaz bunların meleklerin girmesine mani olmadığını, Nevevi ise mani olduğunu söylemişlerdir" hükmünü zikrediyor. İbn-i Abidin bu metni şerhederken; kadı İyaz'ın görüşüne meyletmiş ve Bahır sahibinin de: "Bizim ûlemamızın sözlerinden anlaşılan da budur. Zira bu sözün zahirine göre namazda mekruh olmak yönünden bir tesiri olmayan şeyin yerinde bırakılması da mekruh değildir" dediğini kaydetmiştir.(331) Ancak İslâm toplumunda; paralar üzerindeki resimler, genellikle cansız eşya resimleridir. Esasen cansız eşya resimlerinin mekruh olmadığı hususundaki rivayet, zahir rivayet durumundadır. Allahû Teâla (cc)'nın indirdiği hükümlere karşı ayaklanan Tağut'ların; paralar üzerindeki resimleri ta'zim ve hürmet kasdı ile basılmaktadır. Acaba hüküm aynı mıdır?
549 Molla Hüsrev: "Namazını edâ eden kimsenin üzerinde resim bulunan elbiseleri giymesi mekruhtur. Muhakkak ki onda put taşıyana benzeme vardır"(332) hükmünü zikreder.
550 İmam-ı Merginani: "İmamın durduğu yerin mescidde olup, secdeye vardığı yerin mihrapta olmasında bir beis yoktur. Tamamen mihrabta durması ise mekruhtur. Zira bu durum Ehl-i Kitab'ın fiiline benzer. Ayrıca imamın tek başına dam üzerinde (Yani çok yüksekte) durması da, Ehl-i Kitab'ın fiiline benzediği için mekruhtur. Zahir rivayete göre kuyu içerisinde (Yani çok çukurda) durması da, imamete hakaret olacağı için mekruh olur"(333) hükmünü beyan buyurmaktadır. Ayrıca imamın safların hizasında durması da mekruhtur.(334) Dolayısıyla imamın durduğu yerin; safların önünde, mescidin içinde olması, secde ettiği yerin mihraba dahil olması esastır.
551 Namazını edâ eden kimsenin; içinde ateş yanmakta olan ocağa karşı durması da mekruhtur.(335) Çünkü bu fiilde mecûsilerin ibadetine benzeme tehlikesi vardır. Bilindiği gibi mecûsiler ateşe ibadet ederler. Ancak yanan herhangi bir kandil veya gaz lambasına bir beis yoktur.
552 Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Siz namazı edâ ederken dâhi, iki siyahı (yılanı ve akrebi) öldürünüz" Hadis-i Şerifini esas alan hanefi fûkahası; yılan ve akrebin namazda dahi öldürülebileceği hususunda müttefiktir.(336) Sahih olan rivayete göre yılanın bütün nevileri buna dahildir. Sadece beyaz olan yılanın öldürülmesi hususunda ûlema, cinnlerden olma ihtimalini esas alarak tevakkuf etmiştir. İbn-i Hümam: "Öldürmenin helal olduğu sübût bulmuştur. Ancak beyaz olan ve üzerinde cinn alameti bulunan yılanı öldürmemek gerekir. Bu haram olduğu için değil, onlardan gelebilecek zararı defetmek içindir" buyurmaktadır. Ancak eziyet vermeyeceğinden yüzde-yüz emin olunursa öldürülmeyebilir.
553 Namazda herhangi bir özre mebni olmaksızın yapılan her amel-i kalil (Az amel, tek elle yapılan işler) mekruhtur.(337) Yine namazı edâ eden kimsenin; ayetleri ve tesbihi elle sayması mekruhtur. Bu hususta ittifak vardır. Ancak kalben saymak mekruh olmaz. Namazın dışında iken tesbihleri elle saymanın hükmüne gelince!.. İbn-i Abidin; "Namaz dışında ayet ve sûreleri el ile saymak mekruh değildir. Zahir rivayet budur. Esah olan kavil de budur. Bazıları bunu mekruh saymışlardır. Nehir. Birinci kavlin (Yani mekruh olmadığının) delili Tirmizi"nin Yüseyre'den rivayet ettiği şu hadistir. Yüseyre: "Bize Resûlullah: Tesbih ve takdise dikkat edin!.. Onları parmak uçlarını yumarak sayın. Çünkü bunlar sorguya çekilecek ve konuşturulacaklardır. Gafil olmayın ki rahmeti unutmayasınız, buyurdu" demiştir.(338) hükmünü kaydetmektedir.
554 İmam-ı Merginani; "Namazını edâ eden kimse sağa-sola bakmaz. Zira Resûl-i Ekrem (sav) buyurdu ki: "Şayet namaz kılan kimse; bununla (namazla) münacaatta bulunduğunu (Allahû Teâla (cc)'yı) bilse, elbette başka tarafa bakmaz"(339) hükmünü zikretmektedir. İbn-i Abidin; Namazda bakınmayı yasak eden delil Tirmizi'nin Hz. Enes (ra)'den rivayet ederek sahihlediği şu hadistir: "Sakın namazda bakınma!.. Çünkü namazda bakınmak helâk olmaktır. Mutlaka bakınmak lazımsa farzda değil de, hiç olmazsa nafilede olsun." Buharinin rivayetine göre Peygamber (sav): "Namazda bakınmak bir hırsızlamadır. Şeytan onu kulun namazından çalar" buyurmuştur. Gayede bakınma özürsüz olursa diye kayıtlanmıştır. Buradaki kerahatin kerahat-i tahrimiyye olması gerekir. Nitekim hadislerin zahiri de bunu göstermektedir. Bahır. Zeylei ile Bakani'nin Mülteka Şerhinde bildirdiğine göre göz ucuyla bakmak yüzü hiç yerinden çevirmemek sûretiyle olursa mübahtır. Çünkü Peygamber (sav) namazında gözünün ucuyla ashabına bakardı"(340) buyurmaktadır. Namazını edâ eden kimsenin; arasında boşluk bulunan saffın arkasında namaza durması da, Resûl-i Ekrem (sav) tarafından nehyedildiği için mekruhtur.(341)
555 Namazını edâ eden kimsenin; insanın yüzüne karşı durması da, surete tapmaya benzediği için mekruhtur. İnsana karşı namaza durmak, namaz kılandan gelmişse kerahat onadır. Aksi takdirde duran kimseye aittir. Velev ki uzak olsun ve arada mani bulunmasın. Ancak oturmuş konuşmakta olan kimsenin sırtına karşı namaz kılmakta bir beis yoktur. Bazıları bu da mekruh olur demişlerdir. İmam-ı Merginani beis olmadığını zikrettikten sonra: "İbn-i Ömer (ra)'in bazı seferlerde Nafi (rha)'nin sırtına karşı namaz kıldığını" kaydetmektedir.(342) Molla Hüsrev: 3Sahih olan mekruh olmamasıdır3 dedikten sonra: Zira rivayet edilmiştir ki; Resûl-i Ekrem (sav) sahrada namaz kılmak istediği zaman, İkrime (ra)'ye önüne oturmasını emredip namazını kılardı"(343) hükmünü zikretmektedir. Buradaki incelik şudur: İnsanın yüzüne karşı namaza durmakta surete tapmaya benzeme sözkonusudur. Diğerinde ise (sırtı dönük iken) bu mevcud değildir. İbn-i Abidin: "Münye şarihi diyor ki: Bezzar'ın Hz. Ali (ra)'den rivayet ettiği şu hadiste buna hamledilmiştir: "Peygamber (sav) bir adama karşı kılan birini gördü de, ona namazını tekrar kılmasını emir buyurdu." Tekrarlama emri kerahati gidermek içindir. Çünkü kerahatle edâ edilen her namazın hükmü budur. Yoksa namaz bozuldu diye değildir. "Anlaşılan buradaki kerahat, kerahat-i tahrimiyye'dir"(344) buyurmaktadır. Feteva-ı Hindiyye'de: "Namazlardaki mekruh olma durumu; kerahat-i tahrimmiyye ise o namazı iade etmek vacibtir. Kerahat-ı tenzihiyye ise, namazın iadesi müstehab olur. Şüphesiz ki kerahat-ı tahrimiyye vacib mesabesindedir"(345) hükmü kayıtlıdır.
NAMAZ'IN MEKRUHLARI İLE İLGİLİ DİĞER MESELELER
556 Molla Hüsrev: "Şurası kat'i bilinmelidir ki; ibadeti meşru bir özür olmadan bozmak haramdır. Zira Allahû Teâla (cc) "Amellerinizi bozmayınız" (Muhammed Sûresi: 33) buyurmuştur.(346) hükmünü zikreder. İslâm ûleması, namaza başladıktan sonra hangi hallerde bozulabileceği hususunda titizlik göstermiştir. Dolayısıyle Meşru mazeret olmadan bozmak haramdır. Ancak meşru bir mazeret bulunursa caiz olur. İbn-i abidin: "Namazı bozmayı mübah kılan sebeblerle, farz namaz dahi bozulabilir. Nitekim imdad nam eserde beyan edilmiştir"(347) buyurmaktadır. Şimdi "meşru sebebler nelerdir? sualine "Feteva-ı Hindiyye'de yer alan hükümlerle cevab vermeye gayret edelim: "Namazını edâ eden kimse; kendisini anne va babasından birisi çağırırsa, namazını ikmal etmeden onlara cevap veremez. Ancak anne ve babası (herhangi bir felaket sebebiyle) yardım isterlerse namazını bozabilir. Bu hususta yabancılar da tıpkı anne ve baba gibidir. (Yani felaket anında hepsine yardıma koşulur) Namazını edâ eden kimse; âma olan bir kimsenin damdan düşeceğinden veya ateşte yanacağından veya suda boğulacağından korkarsa, bu durumda o kimse namazını edâ edenden yardım talebinde bulursa, namazını bozması vacib olur. Yine namazını edâ eden kimsenin kıymetli bir malı çalınacak olursa, namazını bozar ve hırsızın peşine düşer. Darû'l İslâm'da ikamet etmekte olan bir zimmi (Zimmet akdi imzalamış, gayr-i müslim) gelip namazını edâ etmekte olan kimseye: "- Bana İslâmı tebliğ eder misiniz?" derse, o kimse farzı edâ ediyor olsa da, namazını bozar. Hülâsa'da da böyledir"(348)
557 Seferde olan bir kimsenin hayvanının kaçması, namazı bozmayı mübah kılan bir fiil olduğu gibi, sürüye kurt hücûm edeceğinden korkmak da, namazı bozmayı mübah kılar.(349)
558 Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Helaya girdiğiniz vakit kıbleye önünüzü ve arkanızı dönmeyiniz. Lakin doğuya ve batıya dönün" Hadis-i Şerifini esas alan hanefi fûkahası, hacet anında ferci ile kıbleye yönelmenin mekruh olduğunda ittifak etmiştir.(350) İmam-ı Şafii (rha) Abdullah b. Ömer (ra)'den rivayet edilen: "Bazı insanlar diyor ki; def-i hacet için kıble ve beyti'l makdise yönelinmez. Halbuki bir keresinde evimizin damına çıktığımda Resûl-i Ekrem (sav)'i toprak kulubeciği üstünde beyti'l makdis'e doğru def-i hacet ederken gördüm" hadisini zikrederek; buradaki ihtimalleri konu almakta ve sahrada def-i hacet edenlerin kıbleye yönelmemeleri gerektiği üzerinde durduktan sonra: İbn-i Ömer (ra) Resûl-i Ekrem (sav)'i Beyti'l makdise yönelik bir şekilde def-i hacet ederken görmüştür. Beyt'i makdis'e yönelen, aynı zamanda kıble olan kabe'ye yönelmiş olur. Zira bu iki kıble karşı karşıyadır. Resûl-i Ekrem (sav)'in def-i hacetle ilgili hadisiyle, evlerdeki tuvaleti birbirinden ayırt ettiğine dahil hiç kimseden birşey işitilmiş değildir" buyurmaktadır. Sonuç olarak Sahra'da def-i hacet ederken fercin kıbleye doğru yönetilmesinin mekruh olduğu hususunda bir ihtilaf yoktur. İmam-ı Şafii (rha) İbn-i Ömer'den gelen ve Resûl-i Ekrem (sav)'in fiiliyle ilgili haberi esas alarak evlerde mekruh olmadığına kail olmuştur.(351) İbn-i Abidin bu durumu izah ederken İmam-ı Şafii (rha)'nin "Binalarda mekruh değildir" hükmünün İbn-i Ömer (ra)'nin rivayetinden alındığını kaydeder ve: "Birinci hadis (Hanefi fûkahasının esas aldığı) kavildir. İkincisi ise fiildir. Kavil (söz) fiilden evladır. Fiilin ona mahsus olması bir özürden ve saireden ileri gelmesi ihtimali vardır. Bir de birinci hadis haram olduğunu, bu ise mübah olduğunu bildiriyor. Haram bildiren tercih olunur. Sözün tamamı Münye şerhindedir"(352) hükmünü zikretmektedir.
559 Esasen İmam-ı Şafii (rha)'de meseleyi izah ettikten sonra: "Demek ki; kim Resûl-i Ekrem (sav)'den neyi işitmişse onu kabul eder ve ona tabi olur. Bir de Resûl-i Ekrem (sav)'in işlediği bir fiili bırakma hususunda hiç kimsenin hakkının bulunmadığını bilelim" diyerek(353) müctehid imamların titizliğini ortaya koymaktadır. Bu bahiste sözü fazla uzatmamızın sebebi; son yıllarda müctehid imamlara karşı dillerine geldiği gibi konuşabilen tiplerin zuhur etmesidir. Dikkat edilirse, hem Hanefi Fûkahası, hem de Şafii Fûkahası Resûl-i Ekrem (sav)'den gelen haberlere tabi olma hususunda çok titizdirler. Her ikisinin niyeti de, Resûl-i Ekrem (sav)'e itaattir. Farklı sonuçlara varsalar dahi; mutlaka sünnete dayanmaktadırlar.