EMANET VE EHLİYET



MESCİD'LERLE İLGİLİ BAZI HÜKÜMLER
560 Kur'an-ı Kerim'de mealen: "Muhakkak ki mescid'ler Allahû Teâla (cc)'nındır. Onun içinde Allah ile birlikte başka birine (hiçbir şeye, hiçbir kimseye) ibadet etmeyin"(354) hükmü beyan buyurulmuştur. Başta Kabe-i Muazzama olmak üzere cami ve mescidlerde yapılan ibadetler; Allahû Teâla (cc)'ya kulluk niyetiyle yapıldığı için bu mekanlara "Allahû Teâla (cc)'nın" (Li'llâh) denilmiştir. İmam-ı Kasani "Humus" bahsinde bu mahiyet üzerinde titizlikle durmaktadır.(355) Yani Kabe-i Muazzama'ya nasıl "Beytûllah" (Allah'ın evi) denilmişse, cami ve mescidler için de aynı mahiyet sözkonusudur. İbn-i Abidin; "Mescidi helâl olmayan mal ile nakışlamak mekruhtur. Tac-iş Şeria bu babta şöyle demektedir: "Ama bir kimse nakış için haram mal yahud sebebi haramla helâl karışık mal harcarsa mekruh olur. Çünkü Allahû Teâla (cc) helâlden başkasını kabul etmez. Binaenaleyh onun evini, kabul etmeyeceği bir şeyle kirletmek mekruh olur"(356) hükmünü zikretmektedir. Günümüzde bu mahiyet nerede ise unutulmuştur. İslâm ûleması mescid yapılırken "Kadı'nın (Şer'i şerifle hükmeden hakimin) müsaadesi ve izni hususunda" hassasiyetle durmuştur. Zira daha Resûl-i Ekrem (sav) döneminde münafıklar, mescid inşaa etmek suretiyle mü'minlere tuzak kurmayı planlamışlardır. "Dırar" mescidi olayının mahiyeti budur. Şimdi bunun üzerinde duralım.
561 Kur'an-ı Kerim'de mealen: "Bir de mü'minlere zarar vermek, küfrü kuvvetlendirmek, mü'minler arasında tefrika düşürmek için ve bundan evvel Allah'a ve Resûlü'ne savaş açan kimseyi beklemek maksadıyla bir mescid yaptılar. Ve "Biz bu mescidi ancak iyilik için bina ettik" diye yemin edeceklerdir. Allah şehadet eder ki; onlar yeminlerinde yalancıdırlar"(357) hükmü beyan buyurulmaktadır. İbn-i Kesir bu Ayet-i Kerime'nin tefsirinde; cahiliye döneminde ilmi ile şöhretine kavuşan Ben-i Gunem kabilesinden Ebû Amir'den bahsetmektedir. Bu şahıs Hanif dininden ayrılmış; Tevrat ve İncil'in bütün hükümlerini ezberleyerek, halk arasında korkunç bir mevkii elde etmiştir.(358) Resûl-i Ekrem (sav)'in Medine'ye hicretinden sonra; hased ve kininden dolayı İslâm'a karşı savaş açmıştır. Ayet-i Kerime'de geçen "Allah ve Resûlüne karşı savaş açan kimseyi beklemek maksadıyla mescid yaptılar" hükmünün, Ebû Amir'le ilgili olduğunu müfessirler kaydetmektedirler. Zira mescid yapma fikrini ortaya atan ve bununla mü'minleri birbirine düşürmeyi planlayan kimse budur.(359) İşin diğer bir yönü bu Ebû Amir; Uhud savaşında şehid düşen ve Melekler tarafından müjdelenen Hz. Hanzale (ra)'nın babasıdır. İşte kavmiyetçilerin bir türlü kavrayamıyacağı mahiyet budur!.. Baba; İslâm'a tuzak kurmak ve küfrü güçlendirmek niyetiyle mescid yaptırıyor, oğul ise tevhid mücadelesi uğruna şehid düşüyor.
562 Muteber tefsirlerin birçoğunda "Dırar Mescidi'ni" Ebû Amir'in emrinde olan on iki münafığın yaptırdığı kaydedilmektedir.(360) Kur'an-ı Kerim'de Resûl-i Ekrem (sav)'e hitaben; "O mescid-i dırar'da ebediyyen namaz kılma"(361) emri verilmiştir. Bilindiği gibi Usûl-i Tefsir'de kaidelerden birisi de "Sebebin hususi olması hükmün umumi olmasına mani değildir" şeklinde ifade olunmuştur. İmamı-ı Suyuti: "Bir sebebe bağlı olarak nazil olan ayetlerin, sebeblerin gayrisine de şamil olmasında ittifak edilmiştir"(362) hükmünü zikreder. Dolayısıyle kafirler tarafından inşaa edilen; mü'minlere zarar vermek ve tefrikayı artırmak ve ideolojilerini yayarak küfrü güçlendirmek niyetiyle meydana çıkan her mescid "Dırar" dır. Tabii bunun tesbit edilebilmesi için de; mü'minlerin velâyetine haiz olan "Ulû'lemr" veya görevlendirdiği "Kadı'lara" ihtiyaç vardır. Maalesef günümüzde bu imkanlara da sahip değiliz. Binaenaleyh "Bir mescid'in makbul bir mabed-i İslâm olabilmesi için; helâl bir malla ve sırf Allahû Teâla (cc)'nın rızası için inşaa edilmiş olması icab eder.(363) İslâm ûleması, haram mal ile mescid yapılamıyacağı hususunda müttefiktirler. Bu hususta hiçbir ihtilaf yoktur.
563 Resûl-i Ekrem (sav)'in Sahabe-i Kiram'dan Ma'an b. Adi, Malik b. Ed Dehşemi, Amr b. Yeşküri ve Vahşi'yi (Hepsinden Allahû Teâla (cc) razı olsun) yanına çağırıp; "Halkı zalim olan şu mescide gidin, onu yıkın ve enkazını ateşe verin" buyurduğu bilinmektedir.(364) Günümüzde dahi, "Dırar Mescidi'nin" arsası çöplük olarak kullanılmaktadır. İslâm ûleması, mescidlerin temellerinin takvaya dayanması hususunda müttefiktirler.(365) Mü'minler bu hususta çok titiz olmak; mescidlerini ancak "Helâl" mal ile sırf Allahû Teâla (cc)'nın rızası için inşaa ettirmek zorundadırlar. Ayrıca Allahû Teâla (cc)'nın mescidlerine hizmet hususunda, gayr-i meşru güçlerden hiçbirşey talep etmemelidirler. Zira Allahû Teâla (cc)'nın indirdiği hükümleri çirkin görerek; kendi heva ve heveslerinden hükümler icad edenler; mutlaka mü'minlere tuzak kurmayı esas alırlar.
564 Feteva-ı Hindiyye'de: "Mescid'in kapısını kitlemek mekruhtur. Bazıları "Mescid'in eşyalarını korumak niyetiyle kapısını kitlemekte beis yoktur" demişlerdir"(366) hükmü kayıtlıdır. İbn-i Abidin: "Mescidin kapısını kapamak (kitlemek) mekruhtur. Bu hususta Bahır'da şöyle denilmiştir: "Mekruh olması namaza mani olmaya benzediği içindir. Teâla Hazretleri: "Allah'ın mescidlerinde isminin anılmasını men eden kimseden daha zalim kim olabilir" buyurmuştur. Zamanımız müderrislerinden bazılarının mescid'de ders okutmaya mani olmasından cahilliği bununla anlaşılmıştır" meselenin tamamı Bahır'dadır. "Ancak eşyanın çalınacağından korkarsa mekruh değildir" bu ibare "Bizim zamanımızda" diye kayıtlanmaktan daha güzeldir. (Bazıları kayıtlamıştır) Çünkü meselenin esası zarar korkusudur. Zarar korkusu bizim zamanımızın bütün vakitlerinde sabit olursa, namaz vakitlerinden maada her zaman mescidi kapamak mekruh olmaz. Hiçbir zaman korku yoksa kapamakta mübah olmaz "Fetih ve İnayede de böyle denilmiştir. Mescidi kapamak hususunda tedbir mahalle halkına düşer. Çünkü mahalle halkı toplanarak birini mütevelli tayin ederse hakim (kadı) emretmediği halde, o kimse mütevelli olur"(367) buyurmaktadır. Malûm olduğu üzere günümüzde "Laik devlet" mescidlerle ilgili işleri (Hangi niyetle olduğunu açıklamadan) üzerine almıştır. Mahalle halkının mescide mütevelli seçmesi de imkansızdır.
565 İmam-ı Merginani: "Mescidin üstünde cinsi temasta bulunmak, küçük abdesti bozmak ve helâ (tuvalet) edinmek mekruhtur. Zira mescidin üstü için, mescid hükmü mevcuddur. Hatta o derecedir ki; bir kimsenin mescidin üstünden, mescidin içindeki imama iktida etmesi sahihtir. İtikaf'a girmiş bir mükellef; mescidin üstüne çıkmakla itikafı batıl olmaz. Cünüb, hayız ve nifaslının mescidin üstünde durmaları helal değildir"(368) hükmünü zikretmektedir. İbn-i Abidin: "Mescidin üstü, gökyüzüne kadar mescid olduğu gibi, altı da yerin altına kadar mesciddir"(369) buyurmaktadır. Maalesef günümüzde bu hassasiyet de kaybolmuştur. Feteva-ı Hindiyye'de: "Mescidin avlusu da mescid hükmündedir. Bir kimse mescidin avlusunda imama iktida etmiş olsa, saflar birbirlerine bitişmemiş ve avlu dolmamış olsa dahi, o kimsenin iktidası sahih olur"(370) hükmü kayıtlıdır. Maalesef birçok belde de mescidlerin avluları; "Faiz müesseseleri olan bankaların" yaptırmış olduğu, sıralarla doludur. Cemaat erken gelirse onların üzerinde oturur. Kat'iyyen de rahatsız olmaz. Bunlara müdahale edebilecek ne kadı, ne mütevelli vardır.
566 Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Mescidlerinizi çocuklarınızdan, delilerinizden, alışverişinizden, gürültünüzden, kılıç kuşanmanızdan ve şer'i cezaları tatbik etmekten uzak tutun!.. Cum'a günlerinde onları buhurlayın! Kapılarına mataralar koyun"(371) Hadis-i Şerif'ini esas alan Hanefi Fûkahası; çocukların, delilerin mescide sokulmasını ve Hadis-i Şerif'te beyan olunan amellerin yapılmasının mekruh olduğunda ittifak etmiştir. Feteva-ı Hindiyye'de: "Muallimin çocuklara sıcağın veya soğuğun zarar vermesinden korkarsa, onlara mescidde ders vermesinin caiz olacağı" beyan edilmiştir.(372)
567 Mescidlere altın suyu ve diğer maddelerle nakış yapılması caiz midir, değil midir? sualinde ihtilaf olunmuştur. Molla Hüsrev: "Mescidi yaptıran kimsenin, kendi malından altın suyu ile mescidi tezyin etmesinde beis yoktur"(373) buyurmaktadır. Alauddin El Haskafi: "Mescidin mihrabından başka yerlerini kireç ve altınsuyu ile kendi helâl malından nakışlamakta beis yoktur. Mihrabı nakışlamak ise mekruhtur. Çünkü namaz kılanı meşgul eder. İnce nakışlara ve benzerlerine özenmek bilhassa kıble duvarında mekruhtur. Bunu Halebi söylemiştir" hükmünü zikreder. İbn-i Abidin bu metni şerhederken şunları kaydetmektedir: "Beis yoktur tabirinde Şemsü'leimme'nin dediği gibi sevap olmadığına işaret vardır. O işi yapana başa baş kurtulmak yeter. Nihaye'de dahi: Çünkü beis yoktur sözü, müstehab (olan bu değil) başkası olduğuna delildir. Zira beis şiddet manasındadır" denilmiştir. Onun için Hidaye'nin haram bahsinde muzmerattan naklen; "Fukaraya sarf etmek efdaldir. Fetva buna göredir" denilmektedir. Bazıları nakışın mekruh olduğunu söylemişlerdir. Çünkü Peygamber (sav): "Şüphesiz kıyamet alametlerinden biri de mescidlerin zinetlenmesidir. İlh.." buyurmuştur. Birtakımları da müstehab olduğunu söylemişlerdir. Zira bunda mescide tazim vardır. Nakışın namaz kılanı meşgul etmesi huşuunu bozmakla olur. Secde yerine bakması gerekirken nakşa bakar. Halbuki Bedayi'de namazın müstehabları babında açıklandığına göre; namazda huşu ve tevazû gerekir. Namaz kılan nihayet secde edeceği yere bakmalıdır. Keza Eşbah'ta beyan edildiğine göre, namazda huşuu müstehabtır. Bundan anlaşılıyor ki; buradaki kerahat, "Kerahat-i tenzihiyyedir" Feteva-ı Hindiyye'de: "Yazıların düşme, dökülme ve tepelenip çiğnenme tehlikesi olduğundan, mescidin mihrabına ve duvarlarına Ayet-i Kerime yazarak süslemek doğru bulunmamıştır"(374) denilmektedir.
568 Cami içerisinde dilenciye para vermenin hükmü nedir? sualine cevap arayalım. Önce kimin dilenmeye hakkı vardır? Hiç malı olmayan ve hayatını dilenmek suretiyle idame ettirebilen kimseye "Miskin" denilmiştir.(375) Molla Hüsrev: "İçinde bulunduğu güne ait yiyeceği mevcut olan kimseye dilenmek helâl olmaz"(376) hükmünü zikreder. Hanefi Fûkahası: "Mescidde dilenmek haram olur. Dilenciye para vermek ise mutlak surette mekruhtur. Denilmiştir ki; eğer namaz kılanların boyunları çiğnenmezse veya namaz kılan kimsenin önünden geçilmezse, dilenciye vermek mekruh olmaz. Birinci kavil ihtiyatlıdır"(377) hükmünde müttefiktir. İbn-i Abidin: "Mescidde şiir okuma" hususunda şunları kaydediyor: "Şu da var ki, İmam-ı Tahavi'nin "Mecma-ül-asar" şerhinde rivayet ettiği bir hadiste: "Peygamber (sav) mescidde şiir okunmasını, eşya satılmasını ve namazdan önce halka kurulmasını yasak etti" denilmektedir. Buna mukabil Resûlullah (sav)'in Hasan (ra) üzerinde şiir okusun diye minber koydurduğu rivayet olunmuştur. Tahavi bu iki rivayetin arasını bulmak için, birinci hadisi Kureyş'in yaptıkları hicivler gibi zararlı şiirleri, yahud mescidde şiir söylemek alıp yürüdüğü ve herkesin şiirle meşgul olduğu zamana hamletmiştir. Mescidde eşya satmanın yasak edilmesi de öyledir. Yani Resûlullah (sav)'in mescidde satışı yasak etmesi, bu iş orada çok yayılıp mescidler pazar yerlerine çevrilmesin diyedir. Zira Peygamber (sav) Hazreti Ali (ra)'yi mescidde ayakkabı dikmekten men etmemiştir. Halbuki herkesin toplanıp mescidde ayakkabı dikmesi mekruhtur. Satış, şiir okumak ve halkaya oturmak da öyledir. Fazla olan mekruh, fazla olmayan mekruh değildir"(378) Resûl-i Ekrem (sav)'in "Mescidde birinin kayıp mal aradığını görürseniz. "Allahû Teâla (cc) onu sana iade etmesin" deyiniz" Hadis-i Şerif'ini esas alan Hanefi Fûkahası, mescidde kayıp mal arayıp sormanın da mekruh olduğunda ittifak etmiştir.
VİTİR NAMAZI
569 İmam-ı Azam Ebû Hanife (rha) Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Şüphesiz Allahû Teâla (cc) size bir namaz ziyade etti. Dikkat ediniz ki; o namaz vitir namazıdır. Öyle ise onu (Vitir'i) yatsı ile fecrin tuluû arasında edâ ediniz" Hadis-i Şerif'ini esas alarak bu vücûb için kat'i bir emirdir. Bu sebeble, edâ edilemezse, kazası da vacib olur. Bu icma ile sabittir. Onu inkâr edenin tekfir edilmemesi, vücûbunun sünnet ile sabit olmasındandır"(379) hükmünü beyan buyurmuştur. Molla Hüsrev: "Vitir Namazı farz-ı ameli'dir, farz-ı itikadi değildir. Zahiriyye'de; vitir namazı amel açısından farz hükmündedir. İlim noktasından ise değildir" denmiştir. Ulema vacibtir diye zikretmişlerdir. İmam-ı Yusuf (rha) ve İmam-ı Muhammed (rha) indinde ise sünnet-i müekked'dir"(380) buyurmaktadır. Hanefi Fûkahası rivayetlerin arasını bulmak için: "Vitir Namazı; amel noktasından farz, itikad açısından vacib, sübûtu yönünden ise sünnettir" tarifini esas almıştır. Bilindiği gibi vitir namazının sübûtu Kur'an-ı Kerim ile değil, sünnet iledir. İbn-i Abidin "Sübûten sünnet" ifadesini izah ederken: "Vitirin sübûtü Kur'an ile değil, sünnet yoluyladır. Bu sünnet Resûllullah (sav)'in; şu Hadis-i Şerifi'dir: "Vitir haktır. Vitir Namazı'nı kılmayan benden değildir" Bunu üç defa tekrarladı. Bu hadisi Ebû Davûd ile Hakim rivayet etmiş; Hakim onu sahihlemiştir. Vitrin bir delili de: "Sabahlamadan vitri kılın" hadisidir. Bunu Müslim rivayet etmiştir. Emir vücûb ifade eder. Meselenin tamamı Münye Şerhi'ndedir"(381) hükmünü zikretmektedir.
570 Hz. Aişe (r.anha)'dan rivayet edilmiştir ki: "Resûl-i Ekrem (sav) üç rek'at vitir namazı kılardı"(382) Ayrıca Hz. Übey (ra) ve Sahabe-i Kiram'dan bir topluluk rivayet etmiştir ki; Resûl-i Ekrem (sav) vitri üç rek'at kılar; ikinci rek'atta selam vermezdi. Ancak üç rek'atın sonunda selam verirdi"(383) İmam-ı Şafii (rha), İmam-ı Malik (rha) ve İmam-ı Ahmed (rha); vitir namazının "sünnet-i müekkede" olduğunda müttefiktirler. Dolayısıyle bu mezheplere göre vitir namazı vacib değildir. Ancak çok kuvvetli bir sünnetir. İmam-ı Malik (rha)'e göre; iki selamla edâ edilir. Bunu zikretmemizin sebebi şudur: Son yıllarda mezhepler arasında telfik yapmaya çalışan bazı zümreler türemiştir. Bilhassa Cum'a Namazı'nın edâsı konusunda "sadece Hanefi mezhebinin "Ulû'l-emr'in" iznini şart koştuğunu, diğer üç mezhebin şart koşmadığını iddia ederek" güya haklı çıkma arzusunda olan bazı tipler zuhur etmiştir. Üç mezhebe göre de; Vitir Namazı sünnettir ve üç rek'at değildir. Ayrıca Şafii Fûkahasına göre, Vitir Namazı'nda (Ramazan ayının son yarısı hariç) kunut dualarını" okumak şer'an caiz değildir. Şimdi bu kaviller arasında nasıl bir "Telfik macunu" hazırlayacaklar!.. Zira müctehidlerin hepsi; bu ictihadlarında, sünnetten bir delile dayanmışlardır. Niyetleri de Resûl-i Ekrem (sav)'e itaattir. Sünnetin kat'i delil olduğu hususunda tek bir ihtilaf yoktur. İmam-ı Şafii (rha) "Er Risale" isimli usul kitabında: "Resûl-i Ekrem (sav)'den geldiği sabit olan bir Hadis-i Şerife muhalefet gibi bir meseleden, Allahû Teâla (cc)'nın bizi muaheze etmeyeceğini umuyorum. Zira hiç kimsenin böyle bir ayrılığa veya muhalefete kasdi olarak niyeti yoktur. Ancak şu kadarını söyleyebiliriz ki; sünnet hakkında kazaen bir cehalete düşer veya sırf o sünneti bilemediği için aykırı bir görüş (ictihad) söyleyebilir. Bu hiçbir zaman sünnete muhalefet manasına gelmez"(384) hükmünü beyan ediyor. Meselenin keyfiyeti de budur. Amelde hanefi mezhebini taklid eden bir mü'min; Vitir Namazı'nın amelen farz olduğuna ve kunut dualarının okunmasının gerekliliğine inanır. Şafii mezhebini taklid eden bir mü'min ise; Vitir Namazı'nın sünnet-i müekkede olduğunu ve kunut dualarının okunmaması gerektiğini esas alır. Bu iki hükmü; kim ve hangi selâhiyetle birleştirebilir?
571 Hanefi Fûkahası: "Vitir Namazı üç rek'attır ve her rek'atında Fatiha Sûresi ile zamm-ı sûre okunur. Zira Allahû Teâla (cc)'nın: "Kur'an-ı Kerim'den kolayınıza geleni okuyunuz" kavli vardır. Üçüncü Rek'atta kunut okumayı murad ettiği an; tekbir getirir. Zira hal değişmiştir, tekbirle birlikte ellerini kaldırır ve yeniden bağladıktan sonra kunut dualarını okur. Resûl-i Ekrem (sav): "Namazda eller kaldırılmaz. Ancak yedi yerde kaldırılır" buyurmuş ve bu yedi yer arasında "Kunut"u da zikretmiştir. Bizim indimizde kunut duası, sadece ve sadece Vitir Namazı'nda okunur. İmam-ı Şafii (rha) ise; sabah namazı hususunda bizimle muhalefet halindedir. Zira Abdullah İbn-i Mes'ud'dan rivayet edilmiştir ki; "Resûl-i Ekrem (sav) sabah namazında bir ay kunut'u okudu. Sonra kunut'u okumaktan vazgeçti." Eğer kendisine iktida olunan kimse, yani imam kunut'u okursa, İmam-ı Azam (rha) ve İmam-ı Muhammed'e göre, arkasındaki kimse sükût eder. Çünkü o mensuhtur ve o hususta iktida yoktur. İmam-ı Yusuf (rha) ise, "imama tabi olur ve kunutu okur. Çünkü bu ictihada müsaid bir konudur."(385) Feteva-ı Hindiyye'de: "Şayed imam sabah namazında kunut duasını okursa, arkasındakiler susarlar ve ayakta beklerler. Sahih olan budur. Nihaye'de de böyledir"(386) hükmü kayıtlıdır. Alaûddin El Haskafi: "Sabah namazının kunutunu okumaz. Zira nesh edilmiştir. Sabah namazında en makûl kavle göre ellerini salarak ayakta durur ve susar" buyurmaktadır. İbn-i Abidin bu metni şerhederken şunları kaydeder: "Sabah namazının kunutu nesh edilmiştir. Binaenaleyh cenaze namazında imamın beş tekbir alması gibi olur. İmam beş tekbir alsa, cemaat beşincide ona tabi olmaz. Bahır. Sabah namazında şafii imam kunut yapınca, hanefi olan cemaat ellerini salarak susar."(387) Bahsin devamında başka rivayetlerin de bulunduğunu kaydettikten sonra, en münasibinin elleri salarak susması olduğunu zikretmiştir. İmam-ı Şafii (rha) Hz. Enes (ra)'den rivayet edilen "Şüphesiz Resûl-i Ekrem (sav) sabah namazında, dünyadan ayrılıncaya kadar, kunutu okurdu" hadisine tabi olmuştur. Vitir Namazı'nda kunut duası okumanın ise ancak Ramazan ayının son yarısında caiz olduğunu, diğer vakitlerde caiz olmadığını esas almıştır. Hanefi Fûkahası; Hz. Enes (ra)'den rivayet edilen hadisin, Abdullah İbn-i Mes'ud'un rivayet ettiği hadisle nesh olduğuna kaildir. Ayrıca Vitir Namazı'nda musalli, "Senenin bütün günlerinde kunut okur" hükmünde müttefiktir. Malûm olduğu üzere; Hanefi Fûkahası fakih olan ravi'lerden gelen Hadis-i Şerif'lerin amele konu olduğunu "Usûl" olarak benimsemişlerdir. Abdullah İbn-i Mes'ud (ra)'un, Hz. Enes (ra)'den daha fakih olduğu gerekçesiyle, "Nasih-Mensûh" üzerinde durmuşlardır. Ancak son tahlilde hem Hanefi Fûkahası, hem de Şafii Fûkahası, sünnetten bir delile dayanmışlardır.(388)
572 Vitir Namazı'nı edâ eden ve amelde hanefi mezhebini taklid eden mü'minler; kunut olarak şu duayı okurlar.(389)
["Allâhümme innâ nesteînuke ve nestağfiruke ve nestehdike ve nu'minu bike ve netûbü ileyke ve netevekkelü aleyke ve nüsnî aleyke'l-hayra küllehû neşküruke velâ nekfüruke ve nahle'u ve netrûkü men-yefcüruk.
Allâhumme iyyâke na'büdü ve leke nüsallî ve nescüdü ve ileyke nes'â ve nahfidu narcû rahmeteke ve nahşâ azâbek. İnne azâbeke bi'lküffâri mülhık"]
573 Kunut duasını güzelce ezberleyemiyen kimse, üç defa "Allahümmağfirli" diyebilir veya;
["Allâhümme rabbenâ âtinâ fiddünya haseneten ve filâhireti haseneten ve kınaâ azâbennâr."]
(Ey bizim Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ve güzellik, ahirette de iyilik, güzellik ver ve bizi, ateş azabından koru) duasını okur. Miracü'd diraye'de ve Muhiyt'te de böyledir.(390) Kunut sahih olan rivayete göre vacibtir. İmam olsun, cemaat olsun vitir namazını edâ etmekte olan kimseler, kunutu gizli okurlar. Muhtar olan kavil budur. Şu incelik de bilinmelidir ki; kunut vacibtir, ancak herhangi bir duanın okunması mecburi değildir. Bir önceki maddede beyan ettiğimiz dua sünnettir.
574 Vitir namazını edâ eden kimse; kunutta Resûl-i Ekrem (sav)'e salat okumaz. Bu Hanefi Fûkahasının ihtiyar ettiği kavildir. Zahiriyye'de de böyledir. Ayrıca vitirden başka hiçbir namazda kunut yoktur.(391)
VİTİR NAMAZI İLE İLGİLİ DİĞER MESELELER
575 Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Gecenin sonunda uyanamamaktan korkan kimse Vitir Namazı'nı gecenin evvelinde kılsın. Gecenin sonunda uyanabileceğini ümid eden kimse ise, vitir namazını o zaman kılsın"(392) buyurduğu bilinmektedir. Vitir Namazı; yatsı namazına tabi olan bir ibadet değildir. Eğer yatsı namazına tabi olan bir ibadet olsaydı, gecenin sonuna bıkarılmasının mekruh olması gerekirdi. Halbuki Resûl-i Ekrem (sav) gecenin sonuna tehir edilebileceğini beyan buyurmuştur.
576 Resûl-i Ekrem (sav)'in geceleyin özürsüz olarak hayvan üzerinde nafile namaz kıldığı; Vitir Namazı'nı edâ ederken hayvan üzerinden inerek yerde edâ ettiğini esas alan Hanefi Fûkahası; "hiçbir özür yokken Vitir Namazı'nın hayvan üzerinde ve ayakta durmaya gücü yettiği halde, oturarak kılınması caiz olmaz" hükmünde ittifak etmiştir.(393)
577 Vitir Namazı amelen farz olduğu için; vaktinde edâ edemeyen mükellef kaza eder. Kaza ederken de kunutu okur. Zahir olan rivayet budur. İbn-i Abidin: "Çünkü Peygamber (sav): "Her kim Vitir Namazı'nı kılmadan uyur veya unutursa; hatırladığı zaman onu kılsın" buyurmuştur. Nitekim Muhit'ten naklen Bahır'da da böyle denilmiştir. Fetih ve Nehir sahibleri bunu müşkil saymış ve: "Kazanın vacip olması, edânın vacib olmasından ileri gelir" demişlerdir. Bahır sahibi buna Muhit'ten naklettiği hadisle cevap vermiştir. Ben derim ki: Bu cevabın söz götürdüğü aşikârdır. Zira hadisin kazanın vacib olmasına delâleti eşkali kuvvetlendirir. Ancak şöyle cevap verilebilir: İmameyn'e göre vitrin sünnet olduğuna delil sabit olunca onunla amel etmişler; kazası lazım geldiğine delil sabit olunca nassa tabi olarak onunla da amel etmişlerdir. Velev ki kıyasa muhalif olsun"(394) hükmünü zikretmektedir.
578 Sahih olan kavle göre; mü'minlerin başına büyük bir musibet geldiği zaman; imam aşikâre okunan namazlarda (sabah, akşam ve yatsı) kunut'u okur. İmam-ı Ahmed (rha) ve İmam-ı Sevri (rha)'nin kavli de budur. İmam-ı Şafii (rha) musibet anında bütün namazlarda kunut'un okunacağına kail olmuştur.
NAFİLE NAMAZLAR
579 Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Namazınızı benim kıldığım gibi (benden gördüğünüz gibi) kılınız"(395) buyurduğu bilinmektedir. Hanefi fûkahası; mükellef üzerine "Farz" ve "Vacib" olan namazların dışında kalan bütün namazları; "Nafile" namazlar olarak nitelendirmiştir. Dolayısıyle nafile olan namazlar içerisine; Sünnet-i müekkede, sünnet-i gayr-i müekkede, mendub ve müstehab olan namazlar dahildir. Nafile'nin kelime manası; ziyade demektir. Şer'i ıstılâhta ise; lehimize olarak meşrû kılınmış ziyade namazlardır. Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Bir kimse; gündüz ve gecede on iki rek'at namaza devam ederse, Allahû Teâla (cc) onun için cennette bir ev bina eder"(396) buyurduğu bilinmektedir.
580 Sabah namazından önce, öğle, akşam ve yatsı namazlarından sonra "ikişer rek'at" sünnet namaz vardır. Yine öğle namazından önce; cum'a namazından önce ve sonra "dörder rek'atlık" sünnet namaz mevcuddur. Mütûn'da da böyledir. Dörder rek'atlı sünnet namazlar; bir selamla kılınır. Bir kimse bu namazları iki selamla edâ edecek olursa, bu sünnet namazdan sayılmaz.(397) İbn-i Abidin "Sünnet-i müekkede; sair nafilelerden daha fazla bir tekid'le yapılması istenen sünnettir. Onun için de terki ile günaha girme hususunda vacibe yakındır. Nitekim Bahır'da beyan edilmiştir. Bu sünneti terk eden zem ve tadlil'e müstehak olur. Tahrir'de böyle denilmiştir. Yani özrü yokken ısrarla terk eden zem ve delâletle vasıflanmayı hak eder. Sünnet-i müekkedeler bir selamla kılınırlar. Hz. Aişe (r.anha)'dan rivayet olunduğuna göre Peygamber (sav): "Öğleden evvel dört, öğleden sonra iki, akşam namazından sonra iki, yatsıdan sonra iki ve sabah namazından önce iki rek'at namaz kılarmış" Bu hadisi Müslim, Ebû Davud ve Ahmed b. Hanbel rivayet etmişlerdir.(398) buyurmaktadır.
581 Gündüz kılınan nafile namazların; bir selamla dört rek'attan fazlası ve gece kılınan (nafile) namazların sekiz rek'attan fazlası mekruhtur. Gece ile gündüz efdal olan, bir selamla dörder rek'at kılmaktır.(399) İkindiden önce dört, yatsıdan hem önce, hem sonra dörder rek'at, akşamdan sonra da altı rek'at namaz kılmak mendubtur. Kenz'de de böyledir.(400) "Öğle namazının farzından önce, Cum'a namazının farzından önce ve sonra edâ edilen dört rek'atlık sünnet namazların birinci ka'desinde, selâvat duası okunmaz. Ayrıca bu namazları edâ eden kimse birinci ka'deden (ilk oturuştan) üçünca rek'atı edâ için kıyama geçince Sübhaneke'yi okumaz. Çünkü bu namazlar sünnet-i müekkede olduğu için farzlara benzer"(401) Zikredilen bu namazlardan başka; dört rek'atlık nafile namazlarda, birinci ka'dede teşehhüdden sonra selavat duası okunur, üçüncü rek'atın başında da Sübhaneke'yi gizli kıraat eder. Zira onlarda her iki rek'at müstakil bir namaz sayılır.
582 İbn-i Abidin; "Sünnetlerin en kuvvetlisi sabah namazının sünnetidir. Çünkü Sahihayn'da Hz. Aişe (r.anha)'dan şu hadis rivayet olunmuştur: "Peygamber (sav) nafilelerden sabah namazının iki rek'at sünnetine gösterdiği titizliği başka birine göstermezdi" Müslim'de: "Sabah namazının iki rek'at sünneti dünya ve mafihadan daha hayırlıdır" hadisi, Ebû Davud'da dahi: "Sizi atlar kovalarsa sabah namazının iki rek'at sünnetini bırakmayın" hadisi vardır. Bahur. Sabah namazının sünnetinden sonra esah olan kavle göre öğlenin dört rek'at ilk sünneti gelir"(402) buyurmaktadır. Feteva-ı Hindiyye'de: Sünnet namazların kuvvet derecelerine göre sıralanışı şöyledir:
1. Sabah namazının sünneti,
2. Akşam namazının sünneti,
3. Öğle namazından sonra kılınan iki rek'atlık sünnet,
4. Yatsıdan sonra kılınan iki rek'at sünnet,
5. Öğleden önce kılınan sünnet.
Tebyin'de de böyledir.(403) hükmü kayıtlıdır. İmam-ı Merginani; Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Öğle namazının farzından önce, dört rek'at sünneti terkeden kimse şefaatime nail olamaz" Hadis-i Şerifini kaydederek; sabah namazının sünnetinden sonra, öğle namazının ilk sünnetinin daha efdal olduğu görüşüne meyletmiştir. Bahsin devamında da: "Evlâ olan sünnetlerin hiçbirisini terketmemektir. Zira sünnet namazlar, farzın tamamlayıcısı hükmündedir. Ancak farz namazın vaktinin geçmesinden korkulduğu zaman kılınmayabilir"(404) buyurmaktadır. Ulema'dan, sabah namazının ilk sünnetinin vacib hükmünde olduğuna kail olanlar vardır. Nitekim özrü olmayan kimselerin o namazı oturarak kılması caiz görülmemiştir.
583 Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Sizden biriniz mescide girdiği zaman, iki rek'at namaz kılmadan oturmasın" Hadis-i Şerifini esas alan Hanefi Fûkahası, "Tahiyyetü'l Mescid" namazının mendub olduğuna kail olmuştur.(405) Ancak mescide girdiği zaman farz namazı edâ ederse, onun yerine geçer. İbn-i Abidin bu husustaki rivayetleri zikrettikten sonra: "Her gün için bir tahiyye namazı kafidir. Yani bir özürden dolayı mescide tekrar tekrar girerse, bir tahiyye kafi gelir. Mutlak söylenmesine bakılırsa, mescide giren kimse tahiyyeyi ilk girişte kılmakla, son girişte kılmak arasında muhayyerdir. Bize göre oturmakla tahiyye namazı sakıt olmaz. Çünkü ûlema hakim (kadı) hakkında şunları söylemiştir. Hakim (kadı) hüküm vermek için mescide girdiğinde dilerse o anda, dilerse çıkacağı vakit tahiyye namazı kılar. Zira maksad hasıl olur. Nitekim Gaye'de beyan olunmuştur. Sahihayn'da rivayet edilen: "Biriniz mescide girerse iki rek'at namaz kılmadan oturmasın" hadisine gelince: Bu hadis evlâ olanı beyan etmektedir. Çünkü İbn-i Hibban'ın rivayet ettiği bir hadiste Resûlullah (sav): "Ya Ebâ Zer, şüphesiz mescidin bir tahiyyesi vardır. Onun tahiyyesi iki rek'at namazdır. Kalk da onları kılıver" buyurmuştur. Meselenin tamamı Hılye'dedir. Şarihin bahsettiği Ziya'nın ibaresi şöyledir: "Bazıları demişlerdir ki; bir kimse mescide girer de hades, meşguliyet veya benzeri bir sebeble tahiyye-i mescid namazını kılamazsa: "Sübhanellahi velhamdülillâh velâ ilâhe illâhlahû vallahû ekber" demesi müstehab olur. Bunu Ebû Talip mekki "Kûtü'l Kulûb" adlı eserinde söylemiştir. Biz bunun benzerini Kuhistani'den naklen arz etmiştik"(406) buyurmaktadır.
584 Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Bir kimse abdest alır ve abdestini (şartlarıyla) güzel yapar ve iki rek'at namaz kılıp, kalbi ve vechiyle tam olarak yönelirse onun için cennet vacip olur" Hadis-i Şerifini (407) esas alan Hanefi fûkahası; abdest aldıktan sonra iki rek'at namaz kılmanın mendub olduğunda ittifak etmiştir.(408)
585 Kuşluk namazı da mendub olan namazlardandır. İbn-i Abidin: "Kuşluk namazının en az iki rek'at kılınacağını Şeyh İsmail (Haik)'de; Gazneviye, Havi, Şır'a ve Semerkandi'yeden nakletmiştir. Musannıfın söylediği Tebyin, Miftah ve Dürer sahipleri de benimsemişlerdir. En az iki rek'attır diyenlerin delili: Peygamber (sav)'in Ebû Hureyre'ye iki rek'at namaz kılmasını tavsiye buyurmasıdır. Nitekim Sahih-i Buhari'de rivayet edilmiştir. Dörttür diyenlerin delili: "Peygamber (sav) kuşluk namazını dört rek'at kılar; Allah'ın dilediği kadar da ziyade ederdi" hadisidir. Bunu müslim ve diğer hadis imamları rivayet etmişlerdir. İki hadisin araları bazı muhakkîkların işaret ettikleri vecihle: "İki rek'at en az mertebesi, dört rek'at da kemal derecesinin en aşağısıdır" demek suretiyle bulunur. Kuşluk namazının en çoğu on iki rek'attır. Çünkü Tirmizi ile Nesai'nin içinde zaif bulunan bir senedle rivayet ettikleri bir hadiste Resûlullah (sav): "Her kim kuşluk namazını on iki rek'at kılarsa Allah ona cennette altından bir köşk bina eder" buyurmuştur. Takarrur etmiş bir kaidedir ki, zaif hadisle faziletler konusunda amel caizdir"(409) hükmünü beyan etmektedir. Feteva-ı Hindiyye'de: "Kuşluk namazının azı iki rek'at, çoğu ise on iki rek'attır. Vakti ise; güneşin yükselmesinden zeval vaktine kadardır"(410) hükmü kayıtlıdır.
586 Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Hiç bir kimse ailesine sefere çıkacağı zaman onların yanında kıldığı iki rek'at namazdan daha faziletli birşey bırakmaz" buyurduğu bilinmektedir. Bu hadisi Taberani rivayet etmiştir. Ka'b bin Malik'ten şu hadis rivayet olunmutur: "Resûlullah (sav) ancak gündüzleyin kuşluk zamanında dönerdi. Dönüşte mescidden başlar; orada iki rek'at namaz kılardı. Sonra orada otururdu" Bu hadisi müslim rivayet etmiştir. Münye şerhi. Bundan anlaşılan sefer namazının eve, dönüş namazının mescide mahsus olmasıdır.(411) Sonuç olarak; sefere çıkarken ve seferden dönüşte iki rek'at namaz kılmak mendubtur.
587 Gece namazı da mendub olan namazlardandır. Bahru'r Raik'te de böyledir. Resûl-i Ekrem (sav) teheccüd namazını en az iki, en çok sekiz rek'at olarak edâ ederdi. Fethû'l Kadir'de de böyledir.(412) Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Her kim geceleyin uyanır da ailesini uyandırır ve iki rek'at namaz kılarlarsa ikisi de Allah'ı çok zikreden erkeklerle kadınlardan yazılırlar" buyurduğu bilinmektedir. Bu hadisi Nesai, İbn-i Mace, sahibinden İbn Hibbân ve Hâkim rivayet etmişlerdir. Münziri; "Bu hadis şeyhaynin şartı üzere sahihtir" demiştir.(413) Bilindiği gibi beş vakit namaz farz kılınmadan önce, teheccüd namazı farzdı. Beş vakit namazın farz kılınmasından sonra, teheccüdün farziyeti nesholunmuştur. Ancak Resûl-i Ekrem (sav)'in "Teheccüd" namazını hiç terketmediği bilinmektedir.
588 Hz. Abdullah b. Evfa (ra)'den rivayet edilen bir Hadis-i Şerif'te Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Kimin Allahû Teâla (cc)'ya yahud insanlardan bir kimseye bir haceti olursa, iyice bir abdest alsın ve iki rek'at namaz kılsın. Allah'a hamd edip, benim üzerime salât-ü selâm getirsin ve sonra şöyle desin"(414) buyurduğu bilinmektedir.
["Lâ ilâhe illâhûl halimül keriymu sûbhanallahi Rabbi'l arşil aziym. Elhamdulillahi rabbi'l alemiyn. Es'elüke mûcibati rahmetike ve azâimi mağfiratike velğaniymete min külli birrin vesselâmete min kulli ismin lâ teda'li zenben illâ gafertehû velâ hemmen illa ferrectehû ve lâ haceten hiye leke rızaen illa kadeyteha ya erhamer rahimiyn."]
"Hiçbir ilah yoktur (bütün putları ve tağutları reddederim) yalnız ve yalnız Halim ve Kerim olan Allahû Teâla (cc) vardır. Hamd, Alemler'in rabbi (terbiyecisi ve rızk vericisi) olan Allahû Teâla (cc)'ya mahsustur. Allah (cc)'ım senden rahmetinin işlerini, mağfiretini hasretlerini ve her iyiliğinin ihsanını talep ederim. Her günahtan da selâmetimi, kurtuluşumu istirham ederim. Bağışlanmamış bir günah ve giderilmemiş bir kederi benden bırakma. Bir de kendisinde senin rızan olan bir işi yerine getirilmemiş bırakma, ey merhamet edenlerin en merhametlisi!.."
Hacet namazı da, mendub olan namazlardandır.(415) Malum olduğu üzere günümüzde mü'minlerin en büyük haceti; İslâm ahkamının yeryüzünde galip gelmesidir.
589 Meşru bir iş yapılmak istendiği zaman, iki rek'at namaz kılıp, sonunda Allahû Teâla (cc)'dan hayırlısını talep etmek mendubtur. Resûl-i Ekrem (sav) istihare duasını, Sahabe-i Kiram'a Kur'an-ı Kerim'den bir sûre öğretir gibi öğretmiştir. Nitekim Hz. Abdullah b. Cabir (ra)'den şu rivayet varid olmuştur: "Resûl-i Ekrem (sav) istihareyi bize Kur'an-ı Kerim'den bir sûreyi öğretir gibi öğretirdi. Şöyle buyurdu: "Sizden biriniz bir iş yapmayı tasarladığı zaman, farzın dışında iki rek'at namaz kılsın ve şöyle desin(416):
["Allahümme inni estehıyrüke bi'ılmike ve estakdirüke bikudretike ve es'elüke min fazlikel âzıym feinneke takdirû ve lâ akdirû ve ta'lemû ve lâ a'lamû ve ente allâmül ğuyûb. Allahümme in künte ta'lamû anne hazel emre hayrün lî fî dini ve me'ıyşeti ve akıbeti emri feyessirhû il sümme barik li fiyhi ve in künte ta'lemû enne hazel emre şerrün li fi dini ve me'ıyşeti ve akıbeti emri fasrif hû anni vasrifni anhû ve akdürli el hayre haysû kane summe ardıni bihi"]
"Allah'ım!.. Ben senin ilminle senden hayranlık duyulan muvaffakiyete ulaşmak dilerim senden; kudretinle kudret istirham ederim ve azim olan fazlü kereminden nasiyb temenni ederim. Çünkü senin kudretin her şeye kadirdir, benim gücüm ise yetmez. Sen herşeyi hakkı ile bilirsin, ben bilemem. Ayrıca sen bütün gaibi kemali ile bilirsin!.. Allah'ım!.. Eğer bu yapmaya hazırlandığım amel; dinim hakkında, hayatım ve amellerimin akıbeti hususunda hayırlı ise, onu bana takdir kıl ve kolaylaştır. Sonra bu amelimde bana bereket ihsan et!.. Yok eğer yapmaya hazırlandığım bu amel; dinim hakkında, hayatım ve amellerimin akıbeti hususunda şerli (kötü) ise; onu benden, beni de ondan uzaklaştır. Hayır hangisinde ise, onu bana takdir buyur, sonra beni de ona razı kıl."
İbn-i Abidin: "İstihare yedi defa tekrarlanmalıdır. Çünkü İbn-i Sünni'nin rivayet ettiği hadiste: "Ya Enes başın dara geldiği zaman o hususta Rabbine yedi defa istihare yap!.. Sonra kalbine gelene bak! Zira hayır ondadır" buyurulmuştur. Namaz kılmaya imkan bulamazsa dua ile istihare yapar. Şır'a şerhinde şöyle deniliyor: "Ulema'dan işitildiğine göre abdestle kıbleye karşı yatmalı, yatmazdan önce mezkûr duayı okumalıdır. Rüyada beyaz veya yeşil görülürse o işin hayır olduğuna, siyah veya kırmızı görülürse şer olduğuna delâlet eder ki, kaçınmak gerekir"(417) hükmünü zikretmektedir. İstihare namazının birinci rek'atında Fatiha'dan sonra "Kafirûn", ikinci rek'atında "İhlâs" sûreleri okunabilir.
590 Dört rek'at "Tesbih" namazını, üçyüz tesbih ile kılmak da mendubtur. Feteva-ı Hindiyye'de: "Muhalla'da "Tesbih namazı öğleden önce kılınır" denilmiştir. Muzmarat'ta da böyledir. Mutlak nafileleri (Kerahat vakitleri hariç) her vakitte kılmak müstehabtır. Serahsi'nin Muhıyt'inde de böyledir"(418) hükmü kayıtlıdır. Dolayısıyla; tesbih namazını öğleden önce kılmak mümkün olduğu gibi, kerahat vakitleri hariç her vakitte kılmak da mümkündür. Tesbih namazı; hasen derecesinde olan bir Hadis-i Şerif'le sabittir ve dört rek'attır. Şu şekilde edâ edilir: Önce Allahû Teâla (cc)'nın rızası için kalben niyyet edilir ve iftitah tekbiri alınır. "Sübhaneke" gizlice okunduktan hemen sonra onbeş defa: "Sübhanellâhi ve'lhamdülillâhi ve lâ ilâhe illâllahû vallahû ekber" tesbihi edâ edilir. Daha sonra istiaze yapılarak, Fatiha ve arkasından zammı sûre okunur. Kırâat tamamlandıktan sonra on defa "Sübhanellâhi .....) tesbihi söylenir. Rükûa varılır ve rükû tesbihlerinden sonra on defa "Sübhanellâhi..." tesbihi söylenir. Rükû'dan doğrulunca yine on defa aynı tesbih edâ edilir. Secde halinde iken, secde tesbihlerinden sonra on defa "Sübhânellâhi..." tesbihi söylenir. Birinci secdeden doğrulunca yine on defa aynı tesbih edâ edilir. İkinci secdeye varınca yine on defa, secde tesbihlerinden sonra "Subhânellâhi..." tesbihi söylenir. Bu şekilde bir rek'at, 75 defa "Subhânellahi..." tesbihi ile edâ edilmiş olur. Şöyle ki: Birinci Sübhaneke okunduktan sonra; 15 adet, kıraattan sonra; 10, rükû tesbihlerinden sonra; 10, rükûdan doğrulunca; 10, secde tesbihlerinden sonra; 10, birinci secdeden kalkıp oturunca; 10, ikinci secdede; 10. Dört rek'atta bu tesbih miktarı; 300'e ulaşır.
591 İşlenen her çeşit günahtan dolayı; Allahû Teâla (cc)'ya tevbe etmek ve bir daha işlememek üzere kalbi azimde bulunmak esastır. Ayrıca tevbe ettikten sonra; Allahû Teâla (cc)'nın tevbeyi kabul etmesi ve fazl-ü kerimi ile günahları örtmesi için iki rek'at nafile namaz kılmak da mendubtur.
TERAVİH NAMAZI
592 Önce "Teravih" kelimesi üzerinde duralım. Teravih, teravihanın çoğuludur. Teraviha; oturma, istirahat etme manasına isimdir.(419) Kökü "Raha"dır. "Raha"; dinlenmek, ara vererek devam etmek gibi manalara gelir. Bu namazda mü'minler her dört rek'attan sonra oturup dinlendikleri için bu ad ile sıfatlandırılmıştı. Hz. Abbas (ra)'dan rivayet edilen bir Hadis-i Şerif'te Resûl-i Ekrem (sav)'in; her dört rek'atta istirahat buyurduğu bilinmektedir.
593 Teravih namazı; beş teravihadır. Her teravihada iki selamla dört rek'attır. Siraciye'de de böyledir. Bize göre, cemaatle beş teravihadan fazla kılmak mekruhtur. Hulasa'da da böyledir. Teravihin vakti yatsı namazından sonra başlar, fecrin doğuşuna kadar devam eder.(420) Malûm olduğu üzere Teravih namazı; ramazan ayı içerisinde mü'min erkek ve kadınlara sünnet-i müekkede'dir. Orucun değil, vaktin sünnetidir. Dolayısıyle herhangi bir özürden dolayı oruç tutamayan kimseler de, teravih namazı kılabilirler. Bu husustaki tertib; önce yatsı namazını, sonra teravih namazını, daha sonra da vitir namazını edâ etmektedir. Hz. Ömer (ra)'in ictihadı (ve Sahabe-i Kiram'ın muvafakatı) ile cemaatle edâ edilir. İbn-i Abidin: "İhtiyar'da zikredildiğine göre Ebû Yusuf (rha) İmam-ı Azam (rha)'a teravihi ve Hz. Ömer (ra)'in fiilini sormuş; o da cevabı vermiştir: "Teravih Sünnet-i Müekkede'dir. Hz. Ömer (ra) onu kendiliğinden ortaya çıkarmamıştır. Bu hususta bid'at da işlemiş değildir. Onu ancak elindeki bir esasa ve Resûl-i Ekrem (sav)'den bellediği bir bilgiye istinaden emretmiştir"(421) buyurmaktadır. Dolayısıyle; teravih namazının cemaatle edâ edilmesi, bazı çevrelerin zannettiği gibi "Bid'at-ı Hasene'ye" delil değildir. Aksine Hz. Ömer (ra)'in ictihadı ve Sahabe-i Kiram'ın muvafakatı sözkonusudur. Esasen Resûl-i Ekrem (sav)'in "Benim ve Raşid halifelerimin sünnetine sarılınız"(422) buyurduğu sabittir.
594 Bir mükellef; teravih namazını evinde cemaatsiz (ferdi olarak) edâ etse veya kadınlar evlerinde yalnız başlarına kılsalar, caizdir. Miracü'ddiraye'de de böyledir. Ancak bir belde halkı; teravih namazı için cemaati topluca terkederlerse kötü bir iş yapmış ve günah işlemiş olurlar. Serahsi'nin Muhıyt'inde de böyledir.(423) İmam-ı Yusuf (rha)'tan rivayet edilmiştir ki; bir mükellef teravihi (imamla edâ ettiği gibi) cemaat halinde evinde edâ etse, bu daha efdaldir. Sahih olan şudur ki; şüphesiz evde olan cemaat için fazilet vardır. Mescidde kılan cemaat içinde başka bir fazilet vardır. Gerek cemaatle, gerekse münferiden teravih namazını kaçıran kimse, onu asla kaza edemez.(424)
595 İki tervihâ arasında, bir terviha miktarı oturmak (istirahat etmek) müstehabtır. Terviha, biraz oturup, istirahat etmek demektir. Siraciye'de de böyledir. Bu oturma ve istirahat esnasında cemaat serbesttir; dileyen tesbih çeker dileyen sükût eder. Terviha'da Mekke ehli yedi şaft ile tavaf eder ve tavaf namazı kılar. Medineliler ise; ayrı ayrı dörder rek'at namaz kılarlar. Tebyin'de de böyledir. Teravih namazında beş selamdan sonra istirahat cumhur indinde mekruhtur. Kafi'de de böyledir.(425)
596 Ulema; teravihin her çift rek'atı için niyeti tazelemek şart mıdır? suali çerçevesinde ihtilaf etmiştir. İbn-i Abidin bu konuda şunları kaydetmektedir: "Hülâsa'da buna "Evet sahih kavle göre şarttır. Çünkü her çift rek'at başlı-başına bir namazdır" diye cevap verilmiştir. Haniye'de ise; "Esah kavle göre şart değildir. Zira bütün teravih bir namaz mesabesindedir. Tatarhaniye'de de böyledir" denilmektedir. Zahirine bakılırsa; hilaf niyetin aslındadır. Bana kalırsa sahih olan kavil birincidir. Çünkü teravih kılan kimse selam vermekle hakikaten namazdan çıkmıştır. Binaenaleyh yeniden namaza girmek için mutlaka niyet lazımdır. Hilaftan kurtulmak için bunun daha ihtiyat olduğunda da şüphe yoktur"(426)
597 Sünnet ve nafile namazları evde kılmak efdaldir. Çünkü Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Farz namazlar müstesna, bir kimsenin en efdal namazı evinde kıldığı namazdır"(427) Hadis-i Şerifi esas alınmıştır. Hulvani; "Efdal olan, teravih hariç, bütün sünnet ve nafile namazları evde kılmaktır" buyurmaktadır.
KAZAYA KALAN NAMAZLAR
598 Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Bir kimse namazdan gafil olup uyusa veya namazı unutsa, hatırına ancak imama iktida edip namazı edâ ederken gelse evvela içinde bulunduğu namazı kılıp, ondan sonra hatırına gelen namazı kaza etsin. Sonra imam ile kıldığı namazı iade etsin"(428) Hadis-i Şerifini esas alan Hanefi Fûkahası, kaza namazı ile farz namaz arasında tertibin vacip olduğunda ittifak etmiştir. Mesela; bir mükellef öğle namazını, uyuduğu veya unuttuğu için edâ edememişse, ikindi namazını edâ ettikten sonra bunu hatırlarsa, önce öğle namazını kaza deder, daha sonra kılmış olduğu ikindi namazını iade eder. Kazaya kalmış namazlar "Fevait-i Kadime" ve "Fevait-i Hadise" olmak üzere ikiye ayrılırlar.(429) İmam-ı Azam (rha) göre; kaza namazları altı vakti geçerse tertip sakıt olur. Bu durumda hangisini dilerse, onu kaza eder. İmameyn'e göre; kazaya kalan namazlar beş vakitten fazla olursa tertib düşer.(430) Malûm olduğu üzere İmam-ı Azam (rha) göre vitir namazı amelen farzdır. İmameyne göre ise sünnettir. Buradaki "Altı vakit" ve "Beşvakit" kayıtları, bu farklılaşmaya dayanır.
599 Tertib; altı farzın vaktinin geçmesiyle, vaktin dar olmasıyla ve unutmakla da sakıt olur.(431) Geçmiş namazlarının çokluğundan dolayı tertib sahibi olmaktan çıkmış olan bir kimse, sonradan bu geçmiş namazlarından bir kısmını kaza etmiş olsa ve geçmiş namazları altı vakitten az kalmış bulunsa, essah olan kavle göre yeniden tertib sahibi olamaz. Hulasa'da da böyledir. Şeyhü'l İmam Zahidi Ebû Hafsû'l Kebir'de "Fetva buna göredir" demiştir.(432)
600 Hz. Ali (ra); bir gün bir geceden daha az baygın kalmış, ayılınca geçen namazlarını kaza etmiştir. Hz. Ammar b. Yasir (ra)'de bir gün, bir gece baygın kalmış, ayıldıktan sonra geçmiş namazlarını kaza etmiştir. Yine Abdullah b. Abbas (ra) bir gün, bir geceden daha fazla baygın kalmış ayıldıktan sonra geçmiş olan namazlarını kaza etmemiştir.(433) Sahih olan kavle göre; bir gün, bir geceden fazla baygın kalan kimse, ayılınca geçen namazlarını kaza etmez. Daha az olursa kaza eder.
601 Geçmiş namazların kazası edâ hesabıyladır.(434) Yani bir kimse seferi halde iken öğle namazını geçirse ve mûkim durumda iken onu kaza etmek istese, iki rek'at olarak kılar. Mukim durumda iken geçirmiş olduğu bir namazı; seferi halde iken kaza etmek isteyen kimse, (Mesela öğle namazını) dört rek'at olarak kaza eder.(435)
602 İslâm ûleması genellikle "Geçmiş namazların kazası" tabirini kullanmış, "Terk edilen namazların kazası" dememiştir. Buradaki incelik şudur; meşrû bir özür olmadan, herhangi farz olan bir namazı (vaktinde) edâ etmemek büyük günahtır. İbn-i Abidin: "Musannıf terk edilen namazların kazası babı dememiştir. Çünkü "Geçmiş namazlar" tabirinde, geçmek namaza isnad edilmiştir. Bunda mükellefin bir taksiri olmadığına işaret vardır. Belki o, mübah kılan bir özrün melceidir. Terk edilen namazlar böyle değildir. Zira onlarda terk etmek mükellefe isnad edilir. Bu ise mükellefe yaraşmaz. Rahmeti. Namaz bahsinin başında inkar eden, terk eden ve kılan kimsenin müslüman olmasının hükümleri hususunda söz geçmişti. "Özürsüz bir namazın vaktini geçirmek büyük günah olup, kaza etmekle ortadan kalkmaz." Kaza ile yalnız terk etmenin günahı giderilir ve namazı kaza edince bundan dolayı azab olunmaz. Fakat te'hirin günahı bakidir. Ancak kazadan sonra tevbe etmekle giderilir. Kaza etmeden tevbe sahih değildir. Çünkü te'hir bakidir. Zira tevbenin şartlarından biri şüphesiz ki ma'siyetten vazgeçmektedir.(436) hükmünü zikretmektedir.
603 Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat'in müctehid imamları; kaza namazı bulunan mükelleflerin, bunları acilen kılmaları gerektiği hususunda müttefiktirler. Bu hususta hiçbir ihtilaf yoktur. Ancak üzerinde kaza namazı bulunan kimseler, "Nafile namaz kılabilir mi, kılamaz mı?" konusunda farklı içtihadlar mevcuddur. İmam-ı Şafii (rha)'den rivayet edilen zahir kavle göre; üzerinde kaza namazı bulunan kimse, beş vakit namazın sünnetleri de dahil olmak üzere, hiçbir nafile namazla meşgul olamaz. Derhal kaza namazlarını kılmak zorundadır.(437) İmam-ı Ahmed (rha) ve İmam-ı Malik (rha)'ten de aynı kavil rivayet edilmiştir. İbn-i abidin bu konuyu izah ederken: "Nafile namazlara gelince; bu babta Muzmirat'ta şöyle denilmiştir: "Geçmiş namazların kazasıyle meşgul olmak nafilelerden daha evlâ ve mühimdir. Bundan yalnız farz namazların sünnetleriyle kuşluk ve tesbih namazları, bir de hakkında hadis rivayet edilen namazlar müstesnadır"(438) buyurmaktadır. Feteva-ı Hindiyye'de: "Hüccet'de: "Kazaya kalmış namazları kılmak, nafile namazları kılmaktan çok daha ehemmiyetli ve çok daha münasiptir. Yalnız ma'ruf sünnetler bu hükümden müstesnadır. Bunlar nafile niyeti ile kılınır. Başkaları ise kaza niyetiyle kılınır. Muzmirat'ta da böyledir"(439) hükmü kayıtlıdır.
ISKAT-I SALÂT
604 Hanefi Fûkahası'ndan Alaûddin El Haskafi: "Bir kimse üzerinde kazaya kalmış namazlar olduğu halde ölür de, keffaret verilmesini vasiyyet ederse, fıtra'da olduğu gibi her namaz için yarım sa verilir. Vitir namazı ile orucun hükmü de böyledir. Keffaret ancak malının üçte birinden verilir" hükmünü zikreder. İbn-i abidin bu metni şerhederken: "Sonra bilmelisin ki ölen kimse oruç fidyesi vasiyyet ederse kat'i surette caiz olduğuna hükmedilir. Çünkü nassan delil vardır. Vasiyyet etmezse mirasçı kendiliğinden verdiği takdirde İmam-ı Muhammed "Ez-Ziyadat" nâm eserinde "İnşaallah kafi gelir" demiş, kafi gelmeyi Allahû Teâla (cc)'nın dilemesine bağlamıştır. Zira bu hususta nass yoktur. Keza namaz fidyesi vasiyyet ederse, yine Allahû Teâla (cc)'nın dilemesine bağlamıştır. Çünkü ûlemamız namazı itiyaden oruca kıyas etmiştir. Oruç hakkındaki nassın acz'le ta'lil edilmiş olması ihtimali vardır. Böyle olunca illet namaza da şamildir. Acizlikle ta'lil edilmemişse verilen fidye başlı-başına hayır olur. Ve günahları gidermeye yarar. Binaenaleyh kendisinde bir şüphe var demektir."(440) Feteva-ı Hindiyye'de: "Bir kimse eğer veresesine vasiyyet etmezse, bu durumda bazı varislerin teberruları caiz olur. Bu varis her namaz için yarım sa (520 dirhem) buğdayı niyyet ederek verir. Bu kimsenin, buğdayın hepsini birden bir fakire vermesi caiz olur. Keffaret-i yemin, savm ve zıhar bunun hilafınadır. Yetime'de; Hz. Ali (ra)'in oğlu Hz. Hasan (ra)'a bir kimse ölüm hastalığında iken, namazı için fidye verebilir mi, diye sorulmuştur. Hz. Hasan (ra)'da: "Hayır, veremez" buyurdu. "Denilmiştir. Humeyr El Veberi ve Ebû Yusuf b. Muhammed'den: "Bir pir-i faninin hayatta olduğu süre içirisinde, oruç için fidye verebildiği gibi, namaz için de fidye verebilmesi caiz olabilir mi?" diye sordular. Onlar da cevaben: "Hayır, namaz için fidye veremez" dediler. Tatarhaniye'de de böyledir" hükmü kayıtlıdır.(441) Sonuç olarak; pir'i fani (Çok yaşlı olan bir kimse) hayatta iken tutamadığı oruçların fidyesini bizzat kendisi verebilir, kılamadığı namazların fidyesini veremez. Ancak bunlar için vasiyette bulunabilir. Zira orucun fidyesi nass'la sabittir. Namaz için ise nass mevcud değildir.
605 Ölen kimsenin kaza namazı mevcud, ancak hiçbir malı yoksa ne yapılacaktır? İşte halk arasında "Devir" denilen olay, bu sualin içerisinde gizlidir. Denilmiştir ki; bir kimseden ödünç alınır ve bir fakire: "Filana vekâleten bu meblağı onun şu kadar namazının fidyesi olarak sana veriyorum" denir. Bu fakir kimse aldıktan sonra: "Bunu aldım kabul ettim, geri bağışlıyorum" der ve bu alıp-verme işlemi ıskat bitinceye kadar tekrarlanır.(442) Ancak ıskat-ı salat ve devir hususunda kat'i nass bulunmadığı için; üzerinde kaza namazı bulunan kimsenin ölmeden önce vasiyyet etmesi esas alınmıştır. Hanefi Fûkahası'nın; "Usûl" olarak, ibadetler konusunda kıyas yapılamıyacağı "kaidesini esas alan bir kısım ûlema, "Iskat-ı Salat'ı" fakirleri korumakla izah etmiştir. İbn-i Abidin "Namaz bahsinin" girişinde oruçtaki fidyenin nass'la sabit olduğunu, aynı durumun ise namazda bulunmadığını izah ettikten sonra: "Onun için İmam-ı Muhammed "Ona yeter inşaallah" demiştir. Bunu kıyas yolu ile söylemiş olan (Yani ictihad etse) inşaallah deyip Allahû Teâla (cc)'ın dilemesine havale etmezdi. Nitekim kıyasla sabit olan hükümlerde usul budur"(443) buyurmaktadır. Dikkat edilirse, Pir-i Fani'nin (Çok ihtiyar olan kimsenin) oruç için fidye vermesi, acizlik sebebiyle tutamaması olarak ele alınmaktadır. Eğer acizlik kat'i illetse, ancak acz sebebiyle kazaya kalan namazın fidyesi sözkonusu olabilir. Kasden namazı terkeden kimselerin durumu çok daha farklı bir olaydır. Zira bu kasdi terk fiilinde, namaza inanıp-inanmadığı da meçhuldür. Sonuç olarak; herhangi bir mü'min, meşrû herhangi bir özür sebebiyle namazını kazaya bırakmışsa ve kılamamışsa, mutlaka vasiyyet etmelidir. Zira vasiyyet ettiği fidye namazı ödemezse; en azından fakirlere tasadduk olur ve bir kötülüğün silinmesine vesiledir. Şunu da hemen kaydedelim ki; kasden namazı terkeden ve ölümünden sonra "Fidye" ile bundan kurtulacaklarını zannedenler, hayal içerisindedirler. Zira ûlema; acz halinde kazaya kalan namazların bile, "Fidye" ile kurtulacağını söylememiş, "İnşallah" demek suretiyle, sadece hayrı esas almıştır. Firaset sahibi mü'minler indinde, namaz kılmaktan aciz olabilme halleri malûmdur. Kasden namazı terkeden kimseler için "Iskat-ı Salât ve Devir" katiyyen yapılmamalıdır ki; namazın kadr-ü kıymeti bilinsin!..
SEHİV SECDESİ
606 Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Her sehiv için selamdan sonra iki secde vardır"(444) Hadis-i Şerifini esas alan Hanefi Fûkahası, sehiv secdelerinin "Vacib" olduğu hususunda ittifak etmiştir. Sehiv secdesi ancak;
1) Vacibin terki veya tehiri.
2) Farzın tehiri, takdimi veya tekrarı.
3) Vacibin tağyiri (değiştirilmesi) gibi hallerde vacib olur.(445)
Vacibin tağyiri; gizli okunacak yerlerde açıktan okumak, açıktan okunacak yerlerde gizli okumak gibi hallerdir. Görüldüğü gibi bu da bir nevi vacibi terk etmektir. Kafi'de de böyle beyan edilmiştir. Sehiv secdesi'nin tam olarak kavranabilmesi için namazın vaciblerinin çok iyi bilinmesi zaruridir. Namazın farzlarının terki durumunda sehiv secdesi yapılmaz, namaz yeniden kılınır.
607 İmamet'e geçen şahsın namaz esnasındaki sehvinden dolayı, kendisine iktida edenlere de sehiv secdesi gerekir.(446) Ancak muktedi durumunda olan mükellefin namazdaki sehvinden dolayı, imama sehiv secdesi gerekmez.
608 Namazını edâ eden bir mükellef; herhangi bir farzı veya vacibi veya sünneti namaz kılarken herhangi bir farzı terkeden kimse, onu kaza ile tedarik edebilme imkanına sahipse kaza eder, bu imkanı bulamazsa namazı bozulmuş olur. Yani namazın farzlarının terkinde Sehiv secdesi yoktur. Namazını edâ eden kimsenin, namazın sünnetlerinden herhangi birisini terketmesiyle namazı bozulmaz. Bu mükellefe, Sehiv secdesi yapması için icbarda da bulunmaz. Namaz kılarken vacibi terkeden kimsenin durumuna gelince: Eğer bu mükellef vacibi sehven (yanılarak) terketmişse, sehiv secdeleri yapmaya icbar edilir. Kasden terk etmişse Sehiv secdesi yapmaya icbar olunmaz. Tatarhaniye'de de böyledir. Bunun manası şudur: Gerçekten namazı edâ ederken bir vacibi kasden terkeden kimseye Sehiv secdesi gerekmez. (Çünkü Sehiv (yanılma) değil, kasıd vardır) Bu kimsenin namazındaki (Kasıdla meydana gelen) noksanından dolayı cebren iadesi lazım olur. Bahru'r Raik'te de böyledir.(447) Buradaki incelik iyi kavranılmalıdır.
609 İbn-i abidin: Namazda yanılmak tekerrür etse de, Secde-i Sehiv tekerrür etmez. Hatta bir kimse yanılarak namazın bütün vaciblerini terketse, yalnız iki secdeden ibaret olan Secde-i Sehiv'i yapması lazım gelir. Bahır. Zira Secde-i Sehiv'in tekrarı meşru olmamıştır"(448) hükmünü zikretmektedir. Sehiv secdesinin yapılış şekli şöyledir: Sehiv secdesi yapması vacib olan mükellef; sağına selam verdikten sonra, tekbir alarak secdeye gider. Secde esnasında tesbihatta bulunur. Tekbir alıp celse yapar (oturur) ve yine tekbir alıp ikinci secdeye varır. Sonra teşehhüdü okur ve ikinci defa selam verir. Muhıyt'te de böyledir. Sehiv secdesi yapacak kimse; selavatları ve duaları Sehiv için oturduğu zaman okur. Sahih olan budur. "Bunları ikinci oturuşta okur" diyenler de olmuştur. Tebyin'de de böyledir. Uygun olanı her iki oturuşta da bunları okumaktır. Feteva-ı Kadıhan'da da böyledir.(449)
TİLAVET SECDESİ
610 Tilavet'in kelime manası "Okumak"dır. Kur'an-ı Kerim'in muhtelif sûrelerinde "Secde" Ayet-i Kerimeleri mevcuddur. İmam-ı Merginani: "Kur'an-ı Kerim'de Tilavet secdesi, ondört yerdedir."(450) hükmünü zikreder. Bunlar; A'raf Sûresi: 206, Ra'd Sûresi: 15, Nahl Sûresi: 60, Neml Sûresi: 25, Secde Sûresi: 15, Sa'd Sûresi: 24'ün sonu, Fussilet Sûresi: 37-38, Necm Sûresi: 62, İnşikâk Sûresi: 18-19 ve Alak Sûresi: 19. ayetin sonundadır.(451) Bu Ayet-i Kerimeleri okuyan ve onu dinleyen üzerine secde etmek vacip olur. Zira Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Secde etmek, okuyan ve işiten kimse üzerine vaciptir, gereklidir"(452) buyurduğu sabittir. Mükellef; ister Kur'an-ı Kerim'i dinlemeyi kasdetsin, isterse kasdetmesin, Tilavet secdesi üzerine vacip olur. Meşru bir özürü varsa (Hayız, nifas gibi) secde vacib olmaz.
611 Hanefi Fûkahası; üzerine edâ ve kaza hesabıyla namaz lazım gelen bir kimse, secde Ayet-i Kerime'lerini okursa ona secde vacib olur"(453) hükmünde ittifak etmiştir. Bu durumda Tilavet secdesi, secde ayetini okuyan sağır kimseye de vacibtir. Zira sağır; edâ ve kaza ehlindendir. Secde Ayet-i Kerimelerini okuyan cünüb, abdestsiz ve sarhoş kimseye de "Tilavet secdesi" vaciptir. Zira bunlar kaza ehlindendir. Ancak kafir, mecnun, çocuk, hayızlı ve nifaslıyla vacip değildir. Çünkü bunlar (namazı) edâ ve kaza için ehil değildirler.
612 Hz. Abdullah b. Mes'ud (ra)'den rivayet edildiğine göre; Tilavet secdesi üzerine vacib olan mükellef; ellerini kaldırmaksızın tekbir alır ve secde eder. Secde halinde iken üç defa "Sübhane Rabbiyel âla" veya bir defa "Sübhane Rabbina in kane vâdu Rabbina lemef'ûlâ" denilir. Sonra "Allahû Ekber" diyerek secdeden kalkar. Ayağa kalkarken "Gufraneke Rabbenâ ve ileykel masiyr" denilmesi müstehabtır. Feteva-ı Hindiyye'de: "Tilavet secdelerinde üç defa "Sübhane Rabbiye'l âlâ" denir. Farz namazlarda olduğu gibi, secde halinde üç defadan fazla da söylenebilir. Fakat üçten daha az söylenemez. Hulasa'da da böyledir. Tilavet secdesi yapmak isteyen mükellef; kalbi ile niyyet eder ve diliyle: "Allah rızası için Tilavet secdesi yapmaya niyyet ettim" der, sonra tekbir alır. Siracû'l Vehhac'da da böyledir. Gıyasiye'de: "Tilavet secdesinin edâsı fevri değildir. Ne zaman yapılırsa yapılsın kaza değil, edâ olur. Tatarhaniyye'de de böyledir. Ancak bu hüküm namazın dışındaki Tilavet secdeleri içindir. Namazın içinde ise fevri olarak vaciptir. Kıraat uzun sürdüğü için, Tilavet secdesi geciktirilirse, kaza edilir. Bunu kasden yapmak ise günahtır. Bahru'r Raik'te böyledir"(454) hükmü kayıtlıdır. Molla Hüsrev: "Tilavet secdesinin şartları; tekbir alırken niyyet etmek, kıbleye yönelmek, setr-i avrete riayet, hadesten ve necasetten temizlenmektir"(455) buyurmaktadır.
613 Kur'an-ı Kerim'deki secde Ayet-i Kerimelerini okuyan ve dinleyen mü'minler, üzerlerine vacib olan secde hususunda titizlik göstermelidirler. Çünkü bu amel; şeytani ve tağuti güçleri hüsrana uğratan bir olaydır.
HASTA OLAN MÜKELLEF NAMAZINI NASIL EDA EDER?
614 Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Hasta olan kimse gücü yeterse, namazı ayakta edâ eder. Eğer gücü yetmezse oturduğu halde kılar. Ancak oturduğu halde de kılmaya gücü yetmezse, başı ile imâ ederek kılar. Eğer bu şekilde de edâ etmeye kadir değilse, Allahû Teâla (cc) o mükellefin özürünü kabul etmekte en haklı olandır"(456) buyurduğu bilinmektedir. Dikkat edilirse Resûl-i Ekrem (sav) hastanın namazını nasıl edâ edeceğini bizzat izah buyurmuştur. Şimdi hastalık durumlarına göre, namazın nasıl edâ edileceğini izaha gayret edelim.
615 Hasta olan mükellef; ayakta durmaktan aciz olduğu zaman, oturduğu yerde rükû ve sücûd ederek namazını edâ eder. Zira Resûl-i Ekrem (sav) hasta olan Hz. İmran b. Hasan (ra)'den hitaben: "Ayakta namazını edâ et!.. Eğer ayakta durmaya gücün yetmezse oturarak kıl!.. Buna da kadir olamıyorsan yan üzeri yatarak ima ederek edâ et" buyurmuştur.(457) Zira her ibadet; gücün yetmesi (takat) esasına dayanır. Feteva-ı Hindiyye'de: "Hasta olan kimse, ayakta durmaya gücü yetmediği zaman, namazını oturarak edâ eder. "Gücü yetmeme"nin mahiyetinde en sahih kavil; mükellefin ayakta durmasından, bir zarara uğraması, hastalığının artması, ağrı ve acılarının çoğalması, başının dönmesi ve sıhhate kavuşmasının gecikmesi" zikredilmiştir.(458) Eğer bu zikredilen hususlar ortada yoksa ve mükellef; sırf ayakta durmak ağır geldiği için oturarak kılıyorsa, kıyamı terketmesi caiz olmaz. Zira kıyamı (ayakta durmayı) özürsüz terk eden kimsenin namazı sahih olmaz. Ayrıca bir yere dayanarak ayakta durmaya gücü yeten mükellefin; namazını bu şekilde edâ etmesi gerekir. Sahih olan budur.
616 Az bir miktar ayakta durabilecek kudrette olan hasta; iftitah tekbirini aldıktan sonra oturur ve oturarak namazını edâ eder. Eğer hasta olan mükellef; rükûa ve secdeye kadir olamazsa imâ ile kılar. Zira o derecede hasta olan kimsenin ancak buna gücü yeter.(459) Dikkat edilecek husus; secdeleri, rükûlarından daha fazla eğilmek suretiyle edâ etmesidir. Feteva-ı Kadıhan'da da böyledir. Eğer secde ve rükû'da eğilme miktarı müsavi olursa, namaz caiz olmaz. Bahru'r Raik'te de böyle zikredilmiştir.(460) Ayrıca ayakta durmaya gücü yettiği halde; rükûa ve secdeye kadir olmayan mükellefin; namazını oturarak ve ima ile edâ etmesi müstehab olur.(461) İmam-ı Merginani: "Zira kıyamın rükûn olmasının sebebi, onunla secdeye inmek içindir. Bu fiilde son derece hassas bir ta'zim mevcuddur. Eğer kıyamın peşinden secde gelemiyorsa, o rükûn olmaz. Bu durumda mükellef muhayyerdir. Ancak efdal olan oturduğu halde ima ile kılmasıdır. Zira bu durum secde etmeye, diğerinden çok daha benzemektedir"(462) hükmünü zikretmektedir. Şurası da unutulmamalıdır ki; ima ile namaz kılan mükellefin; bir tahtayı veya yastığı kendisine doğru kaldırıp, onun üzerine secde etmesi mekruhtur. Zira Resûl-i Ekrem (sav); ziyaret için bir hastanın yanına vardığında: "Eğer sen yer üzerine secdeye kadir isen secde et, buna kadir değilsen ima et"(463) buyurmuştur.
617 Hasta olan mükellef; oturmaya muktedir değilse, arkası üstü yatar ve ayaklarını kıbleye doğru uzatarak rükû ve sücûd'u ima ile edâ eder. Yanı üzerine yatıp, yüzünü kıbleye çevirir ve ima ederse caiz olur. Şayet başı ile imaya da gücü yetmezse, namazını tehir eder. Gözü, kaşı ve kalbiyle ima edemez.(464)
618 Bir gün, bir geceden fazla baygınlık geçiren kimse namazını kaza etmez. Zira Abdullah b. Abbas (ra) bir gün, bir geceden fazla baygınlık geçirmiş, bu süre içerisinde geçen namazlarını kaza etmemiştir. Ancak bir gün, bir geceden az veya sadece bir gün bir gece baygınlık geçiren kimse, bu süre içerisinde geçen namazlarını, sıhhat bulduktan sonra kaza eder. Ebû Süleyman (rha)'nın kavline göre, delilik hali de tıpkı baygınlık gibidir. Sahih olan kavil de budur.(465) Fakat benk otu yemekle veya içki kullanmakla aklı zayi olsa, bu hal ne kadar devam ederse etsin, o mükellefe geçirdiği namazların kazası gerekir. Zira bu mükellef üzerinden kazanın düşmesi eser (Hadis-i Şerif) ile bilinir. Şayet semavi afetle meydana gelmiş olsa; kendi fiiliyle meydana gelen, semavi afet ile olanın üzerine kıyas edilmez. Hanefi Fûkahası; "Taabbudi olan ve illetlerinin akılla kavranması mümkün olmayan hususlarda, kıyas yapılamıyacağı hususunda" ittifak etmiştir. Bunların başında da ibadetler gelir.(466)
SEFER HALİNDE OLAN MÜKELLEF NAMAZINI NASIL EDÂ EDER?
619 "Sefer" lugatta; miktar tayin etmeksizin mesafe katetmek manasına gelir.(467) Misafir; sefer halinde olan kimse, yolcu demektir. Hz. Aişe (r.anha) validemizden rivayet edilen bir Hadis-i Şerif'te: "Namaz ikişer rek'at olarak farzkılınmıştır. Sonra sefer halinde olduğu gibi bırakılmış, hazar (mukim) namazına ziyade edilmiştir" buyurulmaktadır. Yine Buhari'nin rivayet ettiği bir Hadis-i Şerif'te ise: "Namaz ikişer rek'at olarak farz kılındı. Sonra Peygamber (sav) hicret etti. Ve namaz dörder rek'at olarak farz oldu. Sefer halindeki namaz ise ilk şekliyle bırakıldı" hükmü beyan buyurulmuştur.(468) Hanefi Fûkahası; seferi halde iken dörder rek'atlık namazların iki rek'at olarak kılınmasının farz olduğu hususunda müttefiktir.(469) Esasen bu bir kasr etme (kısaltma) değildir. Nitekim İbn-i Abidin: "Çünkü iki rek'at yolcu hakkında bize göre hakiki kısaltma değildir. Bilakis yolcunun farzının tamamıdır. İkmal (dört rek'at kılma) dahi onun hakkında ruhsat değil, isaet (hata etmek, günah) ve sünnete muhalefettir"(470) hükmünü zikreder.
620 Kendisiyle hükümlerin değiştiği mesafenin en azı üç günlük yoldur. Sefer müddetini tayin ederken, orta halli yolculuğa itibar edilir. Bu da deve yolculuğu ve senenin en kısa gününde yaya yolculuğudur.(471) Seferle değişen hükümler şunlardır:
1) Dört rek'atlık farz namazların, iki rek'at olarak edâ edilmesi.
2) Ramazan ayında ise, oruç yemenin mübah olması.
3) Mestler üzerine mesh müddetinin üç güne çıkması.
4) Cum'a ve Bayram namazlarının düşmesi.
5) Kurban kesmenin vücûbunun düşmesi.
6) Hür olan kadınların; yanında kendisine nikah düşmeyen birisi olmadıkça (yani mahremsiz olarak) bu mesafeye gitmelerinin haram olması.(472)
Sefer müddetini tayin hususunda fersahlara itibar edilir mi, edilmez mi? İbn-i Abidin: "Mezhebe göre fersahlara itibar yoktur. Bir fersah üç mil, bir mil de teyemmüm babında geçtiği vecihle dört bin arşındır. Mezhebe göre diyoruz. Çünkü zahir rivayette zikredilen üç günün nazar-ı itibara alınmasıdır. Nitekim Hılye'de beyan edilmiştir. Hidaye sahibi umumiyetle fukahanın kavillerinden ihtiraz için "Sahih olan budur" demiştir. Fukahanın bazısı mesafeyi fersahlarla takdir etmiş, sonra ihtilafa düşmüşlerdir. Bazısı yirmi bir fersah, diğerleri onsekiz fersah, daha başkaları da onbeş fersah olduğunu söylemişlerdir. Fetva ikinci kavle (yani 18 fersah diyenlerin kavline) göredir. Zira ortadadır. Mücteba'da "Fetva harizm ûlemasınca üçüncü kavle göredir. Sahih kavlin vechi şudur: Fersahlar düz yerde, dağda karada ve denizde yollara göre değişir. Konaklar böyle değildir. Orta halliyürüyüşten maksad; deve yürüyüşü ile yaya yürüyüşüdür."(473) hükmünü zikreder. Şurası muhakkaktır ki; fukaha, yaya yürüyüşü ile üç konak veya üç günlük yol üzerinde ittifak etmiş ve bunun zahir rivayet olduğunda birleşmiştir. Bu konuda kilometre tayini isabetli değildir. Ayrıca fecir vaktinden zeval vaktine kadar olan zaman esas alınmıştır. Senenin en kısa günlerinde bu süre yedi saat civarındadır. Üç gün veya üç konaklık mesafe; asgari 21 saatlik yoldur. Mükellef gittiği mesafeyi; normal yürüyüşü ile 21 saatte alıp alamıyacağını dikkate almak durumundadır. Eğer o mesafeyi 21 saatte alamıyacağını kat'i olarak bilirse (ki bu kat'iyyet zann-ı galib olacaktır) seferilik sözkonusudur. Bu yolu otobüs, uçak, tren ve bunun gibi vasıtalarla çok kısa bir sürede bile katetse, "Seferi" hükmü geçerlidir. Zira "Seferi"likte illet, sadece ve sadece meşakkat değildir. Belki de "meşakkat" önde gelen illetlerden bir tanesidir. Fersahlar (günümüzde kilometreler) üzerinde duran ûlemanın her biri, o mesafenin üç günlük yol olduğuna itikad ederler...
621 Sefere çıkan mükellefin niyyet etmesi şarttır. Eğer "Sefere" niyyet etmezse, bütün dünyayı bile dolaşmış olsa, sefer hükmünden istifade edemez.(474) Niyyet etmeden yitirdiği bir malı arayan veya alacaklarını toplayan kimseler "Seferi" hükmünde olamazlar. Dolayısıyle niyet kat'iyyen ihmal edilmemelidir.
622 Sefere niyyet eden mükellef; şehrin evlerinden ayrıldığı andan itibaren, dört rek'atlık farz namazları iki rek'at olarak edâ eder. Bu ruhsat değil, azimettir. Bu hususta Hz. Ali (ra)'den şu eser varid olmuştur: "Şayet şu kamıştan yapılmış evi geçmiş olsaydık, elbette namazı kasrederdik"(475) Sonuç olarak sefere niyyet eden mükellef; oturduğu şehrin veya köyün evlerini geçtikten sonra, namazlarını kasr eder.
623 Şimdi "Vatan" kavramı üzerinde duralım. Hanefi Fûkahası vatanı: "Asli, ikamet ve sefer" olmak üzere üçe ayırarak ele almıştır.
Vatan-ı Asli: (Vatan-ı Ehli, Vatan-ı Fıtrat veya Vatan-ı Karar da denilebilir) İbn-i Abidin: "Bir kimsenin yerleştiği veya evlendiği yer Vatan-ı Aslidir" tarifini esas almıştır.(476) Meselenin mahiyeti şudur: Bir mükellefin; kat'i ve sürekli olarak ikamete niyyet ettiği, içinde evi ve işi bulunan yerdir. İnsanlar genellikle doğdukları yere yerleştikleri için "Vatan-ı Fıtrat" tabiri de kullanılmıştır.
Vatan-ı İkamet: (Vatan-ı Müstear veya Vatan-ı Hadis'de denir) Bir mükellefin; kendisinde onbeş gün veya daha fazla ikamete niyyet ettiği, doğum yeri olmayan ve içinde ailesi de bulunmayan yerdir.(477) Bir yerde ikamete niyet etmek, sadece şu beş şartla sahih olur:
1) Yolculuğu terk etmek: Mükellef yolculuğa devam ettiği halde ikamete niyet ederse sahih olmaz.
2) Yer selâhiyeti esastır. Mesela bir mükellef, kat'i olarak oturmadan karada, denizde veya çölde ikamete niyet etse sahih olmaz.
3) Kişinin reyinde hür olması esastır. Yani köle ve hizmetçi gibi başkasının reyine tabi olmamalıdır. Başkasının emrinde olan kimsenin ikamete niyet etmesi sahih olmaz.
4) Yerin bir olması esastır.
5) Müddetin durumu esastır: Bir kimse; onbeş günden az ikamete niyet ederse, vatan-ı ikamet teşekkül etmez. Asgari onbeş veya daha fazla ikamete niyet etmelidir.(478)
Bir mükellef; herhangi bir iş için başka bir şehire sefer yapsa, onbeş günden daha fazla kalmaya niyet etmediği halde, işi uzasa ve bir ay kalsa yine de seferidir. Yine İslâm ordusu herhangi bir beldeye sefer yapsa, o belde de onbeş günden fazla da kalsalar "Seferi" hükmü devam eder. Zira İbn-i Ömer (ra) Azerbeycan'da altı ay ikamet etmiş ve bu müddet içerisinde namazlarını kasr etmiştir. Sahabe-i Kiram'dan da bunun bir misli rivayet olunmuştur. Buradaki incelik şudur: İslâm ordusu orada karar kılma veya geri çekilme hususunda muhayyerdir.(479) İçinde bulundukları hal, ikamete niyete müsaid değildir.
Vatan-ı Sefer: Mükellefin, onbeş günden az bir müddet ikamet ettiği yerdir.
624 Yeryüzünün tamamı; niyet ehli olan bir mükelelf için, "Vatan-ı Asli, Vatan-ı İkamet veya Vatan-ı Sefer" olabilir. Nitekim Hıristiyan olan bir kimse; üç günlük bir yola çıksa ve daha ikinci gün Kelime-i Tevhid'i getirip müslüman olsa, o anda sefere "Niyyet" edebilir ve namazlarını kasrederek edâ eder. Çünkü müslüman olmakla "Niyet" ehli olmuştur.(480) Malûmdur ki; yeryüzünün tamamı Allahû Teâla (cc)'ya aittir. Dolasıyla Laik kültürün geliştirmeye çalıştığı "Vatan Müdafaası" kavramının, hiçbir temeli yoktur. Mü'minler; Allahû Teâla (cc)'nın indirdiği hükümlerle hükmedilen ve kendilerinin galip olduğu "Darû'l İslâm'ı" müdafaa için cihad ederler. Ancak küfür ahkamı ile hükmedilen ve İslâm'ı savunduğu için insanları mahkum eden siyasi güçlerin galip olduğu beldeleri müdafaa etmezler!.. Çünkü bu fiilde küfrün daha da güçlenmesine yardım sözkonusudur. Cihad bahsinde bu konu üzerinde ayrıca durulacaktır. Bazı çevrelerin "Vatan sevgisi imandandır" hükmünü, bir Hadis-i Şerif gibi öne sürmeleri, cehaletlerini gösterir. Çünkü böyle bir Hadis-i Şerif, hiçbir muteber kaynakta mevcud değildir. Aksine bunun uydurma bir söz olduğu, Aliyyü'l Kari'nin "Mevzûat'ında" hassaten zikredilmiştir.(481)
625 Misafir olan bir mükellef; mukim olan bir imama iktida ederse namazını dört rek'at olarak edˆ eder.(482) Ancak misafir imamete geçerse; iki rek'atı edâ ettikten sonra selam verir ve "Siz namazınızı tamamlayınız. Çünkü ben seferiyim" demesi müstehab olur. Zira Resûl-i Ekrem (sav) Mekke'de namaz kıldırmış ve namazın sonunda Mekke halkını bu şekilde ikaz buyurmuştur.(483)
626 Yolculuğun meşrû veya gayr-i meşrû bir maksadla olması arasında; seferilik noktasından bir fark yoktur.(484) Zira seferin bizzat kendisi ma'siyet (kötülük) değildir.
627 Resûl-i Ekrem (sav) Cafer b. Ebi Talib (ra)'i Habeşistan'a gönderdiği zaman; gemide namazı ayakta edâ etmeyi ancak boğulma korkusu olursa oturarak kılmasını emretmiştir.(485) Gemi hangi tarafa dönerse dönsün, musalli gemide kıbleye doğru yönelir. Herhangi bir özre mebni olmaksızın, hayvan üzerinde farz namazı eda caiz değildir. Feteva-ı Kadıhan'da da böyledir.(486) Meşru özre gelince: Hayvan üzerinden inmesi halinde hayatından korkması, vahşi hayvanların veya kafirlerin saldırısından çekinmesi gibi hususlardır. Otobüs yolculuğunda da; mutlaka otobüsü durdurmak ve farz namazları hakkı ile edâ etmek gerekir. Bu hususlarda otobüs sahipleri de, hassas olmalı ve gerekli kolaylığı göstermelidirler. Esasen sefere çıkan mükellefin; seferi, namaz saatlerini hesaplıyarak yapması daha uygundur.