EMANET VE EHLİYET



CUM'A NAMAZI
628 Bütün muteber fıkıh kitaplarında "Cum'a Namazı Babı"; nafile namazlardan sonraya bırakılmıştır. Bu hiçbir zaman "Cum'a Namazı'nın" kadr-ü kıymetini bilmediklerinden değildir. Buradaki incelik şudur: Cum'a Namazı; diğer namazlardan farklı olarak, bazı şartlarla edâ edilebilen bir ibadettir. Bir mükellef; beş vakit namaz da dahil, bütün sünnet ve nafile namazları evinde ferdi olarak edâ edebilir. Fakat Cum'a namazını, ferdi olarak edâ edemez. Zira Cum'a Namazı için cemaat farzdır. Diğer namazlar; hür olan erkek ve kadın üzerine farz olduğu gibi, müslüman olan cariye, köle ve esir üzerine de farzdır. Fakat Cum'a Namazı sadece hür olan erkeklere farzdır. Bu kısa girişten sonra konuya geçelim.
629 Kur'an-ı Kerim'de: "Ey iman edenler!.. Cum'a günü namaz için çağrıldığınız vakit, hemen Allah'ı zikretmeye gidin. Alışverişi bırakın. Bu bilirseniz sizin için çok hayırlıdır"(487) hükmü beyan buyurulmuştur. Bu Ayet-i Kerime "Mücmel"dir. Şöyle ki;
a) Ayet-i Kerime'de " Cum'a Namazı" zikredilmemiş, mutlak manada "Namaz" zikredilmiştir.
b) Cum'a günü şer'i bir gün olduğuna göre; fecir vaktinden güneşin kavuşma zamanına kadar olan süre sözkonusudur. Hangi vakitte çağrılacağı da beyan buyurulmamıştır.
c) "Ey iman edenler!.." umumi bir beyandır, kimlere farz kılındığı serahatla zikrolunmamıştır!..
Dolayısıyle her "Mücmel" olan Ayet-i Kerime'de olduğu gibi; Allahû Teâla (cc)'nın bununla neyi murad ettiğini Resûl-i Ekrem (sav)'in tefsir etmesi esastır. Müctehid imamlar; Resûl-i Ekrem (sav)'den gelen emirleri esas alarak Cum'a Namazı'nın mahiyetini izah etmişlerdir.(488)
CUM'A NAMAZI KİMLERE FARZDIR?
630 Hz. Cabir (ra)'den rivayet edilen bir Hadis-i Şerif'te Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Allahû Teâla (cc)'ya ve ahiret gününe iman eden bir kimseye Cum'a Namazı farzdır. Ancak seferi halde bulunan kimseye, kadına, çocuğa, köleye ve hasta olana farz değildir. Kim birtakım eğlence veya ticari işlerinden dolayı Cum'a Namazına gitmeyip, ondan kendini müstağni sayarsa, Allahû Teâla (cc)'da rahmetini ve mağfiretini ondan uzak tutar. Zira Allahû Teâla (cc) kimseye muhtaç değildir. Allahû Teâla (cc) herşeyden müstağnidir, hep övülmeye layıktır"(489) buyurduğu bilinmektedir. Yine Abdullah b. Amr (ra)'dan rivayet edilen bir Hadis-i Şerif'te; kadınlara, çocuklara, hasta olan kimselere ve esaret altında olanlara Cum'a Namazı'nın farz olmadığı beyan buyurulmuştur.
631 Resûl-i Ekrem (sav)'in emirlerini esas alan Hanefi Fûkahası; bir kimseye Cum'a Namazı'nın farz olması için, şu şartların bulunması gerektiğinde ittifak etmişlerdir:
1) Hür olmak.
2) Erkek olmak.
3) Mukim olmak.
4) Sıhhatli olmak. Bu dört şart Kafi'de zikredilmiştir.
5) Yürümeye gücü yetmek.
Bu şart Bahru'r Raik'te zikredilmiştir.(490) Her kim; "- Efendim Cum'a Ayet-i Kerimesi'nde "Ey iman edenler" hitabı vardır. Dolayısıyle ben bu şartları kabul etmem" iddiasında bulunursa Resûl-i Ekrem (sav)'i yalanlamış olur. Zira "Mücmel" olan bütün Ayet-i Kerimeler; Resûl-i Ekrem (sav) tarafından tefsir olunmuştur. Mesela: Allahû Teâla (cc) zekatı farz kılmış; ancak hangi maldan, hangi süre içerisinde, ne kadar verileceğini Ayet-i Kerime ile izah buyurmamıştır. Bütün bunlar Resûl-i Ekrem (sav) tarafından tefsir olunmuştur. Yine hangi namazın kaç rek'at olarak edâ edileceği Resûl-i Ekrem (sav) tarafından ta'lim buyurulmuştur. Bu hususta binlerce misal vermek mümkündür. Hiç kimsenin Resûl-i Ekrem (sav)'e muhalefet etme hakkı yoktur. Çünkü Allahû Teâla (cc) Resûl-i Ekrem (sav)'e itaat etmemizi farz kılmış ve O'nun bizi Sırat-ı Müstakim'e davet ettiğine şehadette bulunmuştur.(491)
632 İmam-ı Azam Ebû Hanife (rha)'ye göre; bir mükellef başkasının kudreti ile kudretli olamaz. Dolayısıyle Hadis-i Şerif'te beyan buyurulan "Hasta" mefhumuna: Ayağa kalkmaya gücü yetmeyen felçli kimseler ve gözleri görmeyen amalar da dahildir. Nitekim Feteva-ı Hindiyye'de: " Cum'a Namazı sürekli oturan felçli kimselere icma'en farz değildir. Muhıyt'te de böyledir. Kötürüm olan bir kimseyi mescide götürecek kimse bulunsa dahi, Cum'a üzerine farz olmaz. Zahidi'de böyle zikredilmiştir. Kör olan kimseye de; elinden tutup camiye götürecek şahıs bulunsa dahi Cum'a Namazı farz değildir. Şiddetli yağmur ve zalim hükümdardan gizlenmek de, mükellef üzerinden Cum'a'nın farziyetini düşürür. Fethû'l Kadir'de de böyledir"(492) hükmü kayıtlıdır.
633 Bütün bu zikrettiklerimiz Cum'a Namazı'nın vücûbunun şartlarıdır. Darû'l İslâm'da; üzerine Cum'a Namazı farz olmayan (misafir, kadın, çocuk, köle, felçli ve âmâ olan) kimseler, Cum'a Namazı kılsalar, öğle namazı yerine geçer.(493) Nitekim İbn-i Abidin'de: "Bu hususta Nehir'de şöyle denilmiştir: "Cum'a'nın vücûb ve edâsı için birtakım şartlar vardır. Bunların bazısı namaz kılanda (Yani vücûbunun şartları), bazısı başkasında aranır. (Yani edâsının şartları) Fark şudur: Şartları bulunmazsa edâ sahih olmaz. Fakat vücûbunun şartları bulunmazsa edâ sahih olur"(494) hükmünü zikretmektedir.
634 İslâm ahkâmının tatbik edildiği bir İslâm beldesi; kafirlerin veya mürtedlerin istilasına uğrarsa, mü'minlerin tamamına cihad "Farz-ı Ayn" olur. İstila altındaki mü'minler: "-Biz müstevli kafirlerden memnunuz ve hürriyet içerisinde yaşıyoruz" diyemezler. Çünkü küfür ahkamının tatbiki ile birlikte "Esaret" hayatı başlamıştır. Ayrıca unutulmamalıdır ki; küfür başlı-başına bir necasettir ve küfre rıza göstermek küfürdür.
CUM'A NAMAZININ EDÂSININ ŞARTLARI
635 Cum'a Namazı'nın edâsının şartları; namaz kılan mükellefte değil, onun dışında bulunması gereken şartlardır.(495) Hanefi Fûkahası; edâsının şartları bulunmadığı süre içerisinde Cum'a Namazı'nın sahih olmayacağı hususunda ittifak etmiştir. Dolayısıyle bütün mü'minler; bu şartların tahakkuku ve muhafazası hususunda mücadele etmek mecburiyetindedirler. Edâsının şartları mevcud değilken; demogoji yaparak "varmış gibi göstermek" Cum'a Namazı ile alay etmek ve mükellef olan mü'minleri aldatmak olur.
636 BİRİNCİ ŞART: Cum'a Namazı'nın edâ edilebilmesi için ûlû'lemr'in izni şarttır. Hz. Cabir (ra)'den rivayet edilen bir hutbede Resûl-i Ekrem (sav): "Bilmiş olunuz ki; Allahû Teâla (cc) Cum'a Namazını bu sene, bu ayda, bu günde benim şu makamımda kıyamete kadar farz kıldı. Şimdi her kim benim hayatımda ve benden sonra adil ve cair bir ûlû'lemr'i olduğu halde, Cum'a'yı hakir görerek veya inkar ederek kılmazsa, Allahû Teâla (cc) onun iki yakasını bir araya getirmesin ve işinde ona bereket vermesin. İyi biliniz ki tevbe edinceye kadar o kimsenin namazı, zekâtı, haccı ve orucu yoktur. Tevbe edenin tevbesini Allahû Teâla (cc) kabul eder..."(496) hükmünü beyan buyurmuştur. Hanefi Fûkahası bu Hadis-i Şerif'te geçen "Ve lehû imamûn adilûn ev cairûn" hükmünü esas alarak: "Cum'a Namazı'nın edâsı için ûlû'lemr'in izni şarttır" hükmünde ittifak etmiştir.(497) Abdullah İbn-i Mesûd (ra) ve İbn-i Abbas (ra)'dan rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem (sav): "Dört şey ûlû'lemr'in hakkıdır. Hadd cezalarını tatbik etmek, ganimetleri mücahidler arasında taksim etmek, Cum'a Namazını kıldırmak ve zekatı toplamak" hükmünü beyan buyurmuştur.(498) Diyanet İşleri Başkanlığı tarafıdan yayımlanan "Sahih-i Buhari muhtasarı, Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi" isimli eserde: "İmam-ı Azam Ebû Hanife'nin kavline göre devletin (Ulû'lemr'in) izni olmadıkça, Cum'a Namazı sahih olmaz. İmam-ı Malik ve Şafii ve Ahmed'e göre izinsiz kılmamak müstehab ise de, kılmakta sıhhate mani birşey yoktur. Meşhur ve ma'ruf olduğuna göre eimme-i selâsenin kavli budur. Lakin İmam-ı Ahmed'den mervi diğer bir kavle göre müşarünileyhin Ebû Hanife'ye muvafık olduğunu Ayni iddia ettiği gibi, İmam-ı Malik'in de; "Devletin izni olmaksızın biri Cum'a'yı kıldırsa elvermez" dediğini ve İmam-ı Şafii'nin kavl-i kadimine göre: "Ancak devletin veya onun me'zun (izinli) kıldığı kimsenin ardında Cum'a sahih olabilir" diyor. Devlet'in (Yani Ulû'lemr'in(499)) ümmet üzerine velayet-i ammesi vardır. İzinsiz Cum'a kılınmaz diyenlerin hücceti İbn-i Mace'de Cabir (rha)'den mervi hutbe-i nebeviyyedir ki, onu Bezzar'da Sahabe-i Müşarün-İleyh'ten rivayet ettiği gibi, Taberani'de "Evsat'ında" o mealde İbn-i Ömer radiyallahü Anhûma'dan rivayet etmiştir"(500) hükmü kayıtlıdır.
637 Allahû Teâla (cc)'nın indirdiği hükümleri çirkin görüp, kendi heva ve heveslerinden hükümler icad eden siyasi güçler; mü'minlerin "Ulû'lemr'i" olamaz. Zira mü'minlere, Allahû Teâla (cc) ancak kendilerinden olan bir ûlû'lemr'e itaatı vacip kılmıştır.(501) Ayrıca "Kafirlerin, mü'minler üzerinde velâyet hakkı olamıyacağı" da kat'idir.(502) Mü'minler; kafirlerin veya mürtedlerin istilasına uğrarsa; kendi içlerinden emir, kadı ve cum'a imamı seçebilirler.(503) Bu şekilde Cum'a Namazını edâ etmeleri ruhsaten caizdir. "Esaret'i" kırıp, Allahû Teâla (cc)'nın indirdiği hükümlerle hükmedilinceye kadar cihad etmeleri "Farz-ı Ayn" olur. Eğer müstevliler; mü'minler üzerine, küfür ahkamı ile hükmedecek bir amir tayin etmeye gayret ederlerse, velev ki tayin ettikleri kimse "Ben de müslümanlardanım" dese dahi geçerli olmaz. Zira küfür ahkamı ile hükmetme hakkı hiç kimseye tanınmamıştır. Şimdi "Türkiye'de Cum'a Namazı'nın edâsı için Ulû'lemr'in izni mevcut mudur?" sualine cevap arayalım. Hilafetin ilgası sırasında, Birinci Büyük Millet Meclisinde Cum'a Namazı konusu tartışılmıştır. Seyyid Bey, bu konu ile ilgili bir kitap kaleme almıştır. Bu kitapta; hilafetin Hz. Ali (ra)den sonra krallığa dönüştüğü tezi ileri sürülmektedir. Bu tartışmalar; 16 Şubat 1933 yılında Mustafa Kemal'in emri ile; izin talebinde bulunan bütün cemaatlere (köy veya şehir) izin verileceğinin tamim edilmesi üzerine kesilmiştir. Şu anda milyonlarca Cum'a cemaati; Mustafa Kemal'in izni ve onu takip eden yönetimlerin tasvibi ile toplanmaktadır.(504)
638 İKİNCİ ŞART: Cum'a Namazı kılınan yerin şehir olması şarttır. Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Bir mükellefe ne Cum'a Namazı, ne teşrik tekbiri, ne Ramazan Bayramı Namazı, ne Kurban Bayramı Namazı yoktur. Bunlar ancak toplayan şehirde vardır"(505) Hadis-i Şerifini esas alan Hanefi Fûkahası; Cum'a Namazı ancak şehirde edâ edilir. Köylerde sahih olmaz hükmünde müttefiktir.(506) İmam-ı Merginani: "Şehir öyle bir mevzidir ki; içinde haddleri ikame eden ve hükümleri infaz eden bir emir ve kadısı bulunur."(507) hükmünü zikretmektedir. Feteva-ı Hindiyye'de: "Zahirü'r rivayede şehir: Kendisinde kadı ve müfti bulunup, haddlerin ikame edildiği ve binalarının da mina binaları kadar olduğu yerdir. Feteva-ı Kadıhan'da da böyledir. Hülasa'da ise: "İtimad bu kavil üzeredir" denilmiştir. Tatarhaniyye'de de böyledir. Hadd'leri ikamenin manası; bunu yapmaya gücün yetmesi, yetki ve selâhiyetin bulunmasıdır. Gıyasiyye'de de böyledir"(508) hükmü kayıtlıdır. İmam-ı Merginani ve İbn-i Hümam "Selci'den" gelen nüfusla ilgili rivayetin zayıf olduğunu beyan etmişlerdir. Bazı fûkaha'da nüfus üzerinde durulmamasını; haddleri ikame için esasen nüfusun bulunmasına bağlamışlardır. Bunu zikretmemizin sebebi şudur: Günümüzde "Şehir" için; belirli bir nüfus şart koşulmaktadır. Halbuki İslâm toplumunda; diyelim ki yüz ailenin oturduğu bir beldeye, "Ulû'lemr" kadı ve müfti tayin ederse, orası şehir olur. Çünkü orada haddleri ikame etme yetki ve selahiyeti mevcuddur. Velev ki, hiç kimse suç işlemediği için "Hadd" uygulanmamış olsun.(509) Arafat'ta Cum'a Namazı kılınmaz, bu hususta ittifak vardır.(510) Çünkü orası "Şehir" değildir.
639 ÜÇÜNCÜ ŞART: Cum'a Namazı'nın edâsının şartlarından birisi de öğle vaktinin girmiş olmasıdır. Cum'a Namazı'nın delili olan Ayet-i Kerime'de "Cum'a Günü" tabiri amm (umumi) bir beyandır. Fecirle, güneşin kavuşma zamanını içine alır. Resûl-i Ekrem (sav) "Güneş meylettiği zaman, insanlara Cum'a namazını kıldırınız"(511) buyurmuştur. Bu Hadis-i Şerif; mücmel olan Ayet-i Kerime'nin tefsiri hükmündedir. Eğer Resûl-i Ekrem (sav)'den gelen kat'i haberler; bazı çevrelerin iddia ettiği gibi tali şartları beyan ediyorsa, Cum'a Namazı'nın hangi vakitte kılınacağını hiç kimse bilemez!.. Halbuki Resûl-i Ekrem (sav)'den gelen haberlere inanmak ve o haberlere göre amel etmek her mü'min üzerine farzdır. Çünkü Allahû Teâla (cc) Resûl-i Ekrem (sav)'e itaat etmemizi farz, isyan etmemizi haram kılmıştır. Resûl-i Ekrem (sav)'den gelen haberler; akli ölçülerimize uymasa dahi, eğer ondan geldiği kat'i ise teslim olmak zorundayız.(512) Müctehid imamların beyan buyurdukları hükümler mutlaka şer'i delillere dayanır. İmam-ı Azam (rha)'a göre; cum'a namazı edâ olunurken, öğlenin vakti çıkmış olsa, cum'a namazı fasid olur.(513)
640 DÖRDÜNCÜ ŞART: Cum'a Namazı ferdi olarak edâ edilemez, cemaat şarttır. Hz. Abdullah b. Amr (ra)'den rivayet edilen bir Hadis-i Şerif'te "Cum'a namazı her müslümana cemaat halinde kılınmak üzere vacib olan bir haktır" hükmü beyan buyurulmuştur. Bu Hadis-i Şerif; Beyhaki, Ebû Davud ve Hakim'de yer almıştır. İmam-ı Merginani: "Cum'a'nın şartlarından birisi de cemaattir. Zira Cum'a kelimesi, cemaatten türemiştir. Cemaatin en azı İmam-ı Azam Ebû Hanife katında; imamette bulunan kimsenin dışında üç kişidir. İmameyn'e göre ise imamdan başka iki kişidir"(514) hükmünü zikreder. Feteva-ı Hindiyye'de: "Cemaatin en azı, imamdan başka üç kişidir. Tebyin'de de böyledir" hükmü kayıtlıdır.(515) İmam-ı Şafii (rha)'ye göre; cum'a cemaatinin en azı kırk kişidir.
641 BEŞİNCİ ŞART: Cum'a Namazı'nın edâsının şartlarından birisi de izn-i âm'dır. "İzn-i Am": Ulû'lemr'in insanlar için umumi müsaade vermesidir.(516) Cum'a namazı'nın edâ edildiği caminin kapısının herkese açık olması esastır. Feteva-ı Hindiyye'de: "Cemaat camiye toplanmış olsa ve caminin kapılarını üzerlerine kapatarak cum'a namazı kılmış olsalar, bu cum'a caiz olmaz"(517) hükmü kayıtlıdır.
642 ALTINCI ŞART: Cum'a Namazı'nın edâsının şartlarından birisi de "Ulû'lemr" veya görevlendirdiği bir kimsenin hutbe okumasıdır. Bir kimse Ulû'lemr'in izni olmadan hutbe okusa ve Cum'a Namazı kıldırsa "Asi ve bağyi" hükmünde olur.(518) Çünkü bu fiilde ümmetin velayetine tecavüz vardır. Cum'a Namazı kıldırması için Ulû'lemr'in vermiş olduğu izin aynı zamanda "Hutbe" okuması için de izin sayılır. İbn-i Abidin: "İzin ancak mescid yapılırken şarttır. Bu sözün neticesi şudur: Sultanın izni ancak işin başında bir defa şarttır. O, cum'a'yı kıldırmak için bir şahsa izin verdi mi, o şahısta başkasına, o da başkasına ilh... izin verebilir. Maksad sultan (Ulû'lemr) bir camide cum'a kılınmasına izin verdi mi, artık orada her şahıs ve hatip cum'a kıldırmaya mezundur. "Sultanın yahud sultan tarafından mezun olan kimsenin iznine hacet yoktur" demek değildir. Ama İbn-i Çürübaş'ın ibaresi bu vehmi vermektedir. Bizim bu söylediklerimize İbn-i Çürübaş'ın Bahır'da nakledilen şu ibaresi de delâlet etmektedir: "Bunu öğrendikten sonra anlarsın ki zamanımızda yapılanlar bununla bağdaşır. Yeni yapılan bir camide cum'a kılınmak için sultandan izin alınır. Ve sultanın cami sahibine orada cum'a kıldırmak için izin vermesi, cami sahibinin de tayin edeceği hatibe izin vermesini sahih kılar. Artık bu hatibte icabında yerine başkasını geçirmeye mezundur. Bunun hulasası şudur: Cum'a kıldırmak ancak vasıtalı veya vasıtasız olarak sultan tarafından mezun (izinli) kimseye caizdir. İzin yoksa caiz değildir"(519) hükmünü zikretmektedir.
643 HUTBENİN FARZLARI: Hutbe; Cum'a Namazından önce ve vaktinde okunur. Hutbenin vakti; zevalden sonra ve namazdan öncedir. "Vakit" hutbenin birinci farzıdır. Molla Hüsrev: "Cum'a hutbesiz olarak kılınsa veya hatib hutbeyi namazdan sonra okusa veya vaktinden önce edâ etse, Cum'a namazı batıl olur"(520) hükmünü zikretmektedir. Hutbenin ikinci farzı Allahû Teâla (cc)'yi zikretmektir." Hanefi Fukahası; Cum'a ayetinde geçen: Allah'ın zikrine koşunuz" hükmünün mutlak bir beyan olduğuna kail olmuştur. Ayrıca Hz. Osman (ra)'dan bu konuda gelen rivayet esas alınmıştır.(521) Hutbe'de Allahû Teâla (cc)'ya hamd etmek (Yani "Elhamdulillâh" demek) veya tahlil getirmek (yani "Lâ ilâhe illâllah" demek veya tesbih etmek (Yani "Subhanellâh" demek) kifayet eder.(522) Ancak bunların hutbe niyetiyle söylenmesi esastır. İmam-ı Azam (ra)'a göre; hutbe arapça'dan başka dillerde de okunabilir. İmameyn'in kavline göre; hiçbir özür yokken ve arapça okuma imkanı da mevcutken, başka dille okunması mehkuhtur. Arapça okunması esastır.(523)
644 HUTBENİN SÜNNETLERİ: Hutbenin onbeş sünneti vardır:
1. Temizlik, cünüb ve abdestsiz olan kimselerin hutbe okumaları mekruhtur.
2. Ayakta durmak.
3. Hatibin yönünü cemaata çevirmesi .
4. Hatibin hutbeden önce "Eûzü billâhi mine'ş Şeytani'r-racim" demesi.
5. Hatibin hutbesini cemaate duyurması.
6. Hatibin hutbeye Allahû Teâla (cc)'ya Hamd-ü senâ ile başlaması.
7. Allahû Teâla (cc)'ya şanına lâyık bir şekilde övgüde bulunmak.
8. Şehadet kelimelerini okumak.
9. Resûl-i Ekrem (sav)'e, selât-ü selam getirmek.
10. Cemaate va'zû nasihatta bulunmak.
11. Bir miktar Kur'an-ı Kerim okumak.
12. Allahû Teâla (cc)'ya hamd-ü senâ ve Resûl-i Ekrem (sav)'e selât-ü selamı ikinci hutbede de tekrar etmek.
13. Mü'minlere dua etmek.
14. Her iki hutbeyi de hafif okumak.
15. İki hutbe arasında oturmak. Zahirü'r rivayede; iki hutbe üç Ayet-i Kerime okuyacak miktarda oturmak sünnettir. Sıracü'l Vehhac'ta da böyledir.(524)
"AHİR-İ ZUHUR" MESELESİ
645 İmam-ı Serahsi: "Cum'a namazı şehirde edâ edilebilir, köylerde sahih olmaz. Ancak Hadis-i Şerifte şehir mutlak olarak zikredilmiştir, şehirde tek yerde kılınma hususu tasrih olunmamıştır"(525) hükmünü zikrediyor. İmam-ı Azam Ebû Hanife (rha)'dan gelen zahir rivayeye göre, şehirde ancak tek bir camide edâ edilebilir.(526) İmam-ı Yusuf (rha)'ın kavline göre; bir şehrin ortasından nehir geçiyorsa ve ulaşım güçlüğü sözkonusu ise, iki yerde edâ edilmesi caizdir.(527) İmam-ı Muhammed (rha) ve İmam-ı Azam (rha)'dan gelen bir kavle göre de; şehirde müteaddid yerlerde Cum'a Namazı edâ edilebilir. Bu da sahih olan bir kavildir"(528) İşte ahir-i zuhur (Zuhr-i Ahire) bu ihtilafa dayanan bir meseledir. Eğer bir şehirde birkaç yerde Cum'a Namazını edâ etmek sahih olmazsa (ki olma ihtimali de vardır), mükellefin üzerinde öğle namazı da borç olarak kalmıştır. Dolayısıyle hem Cum'a Namazını, hem öğle namazını kılmak suretiyle, bu tereddüd giderilebilir" diyen ûlema bulunduğu gibi; aksi görüşte ûlema da vardır. Bunlar da; "Ya Cum'a Namazı, ya öğle namazı farzdır. Eğer "ahir-i zuhur" (Öğle namazı) kılınması taleb edilirse, mükellef "Cum'a farz değildir" zannına kapılabilir. Dolayısıyle iki delilin kuvvetli olanıyla amel edilir" hükmünü zikretmişlerdir. Esasen İmam-ı Şafii (rha) bir şehirde birde fazla yerde Cum'a Namazı'nın kılınamıyacağını, iki yerde kılınırsa ikisinin de fasid olacağını esas almıştır.(529) Resûl-i Ekrem (sav) ve Hülafa-i Raşidiyn dönemlerinde, her şehirde tek bir camide edâ edildiği de bilinmektedir.
646 "Tenvirû'l Ebsar" ve "Dürri'l Muhtar"da: "Binaenaleyh Cum'a Namazından sonra ahir zuhur kılar. Bunların hepsi mezhebin hilafınadır. İtimada şayan değildir" hükmü zikredilmiştir. İbn-i Abidin bu metni şerhederken şunları kaydeder: "Ben derim ki; bu ifade söz götürür. Belki itiyat olan onu kılmaktır. Bu, mes'uliyetten yüzde yüz çıkmak manasına gelir. Zira müteaddid yerlerde kılmanın caiz olması delil itibariyle daha kuvvetli olsa da, bunda kuvvetli bir şüphe vardır. Çünkü Ebû Hanife'den hilafı da rivayet edilmiş; bu rivayeti Tahavi, Timurtaşi ve Muhtar sahibi tercih etmişlerdir. Attabi ise onu (bir şehirde tek bir yerde kılmayı) daha zahir bulmuştur. İmam-ı Şafii'nin mezhebi bu olduğu gibi, İmam-ı Malik'in meşhur olan kavli ve İmam-ı Ahmed'den rivayet edilen iki kavilden biri de budur. Nitekim Makdisi bunu "Nuru'ş Şem'a fi Zuhurul Cum'a" adlı eserinde zikretmiştir. Hatta Şafii'lerden Subki ekser ûlemanın kavli bu olduğunu, müteaddit yerlerde Cum'a Namazı kılmanın caiz olduğunu hiçbir sahabi ve tabiinden nakledilmediğini söylemiştir. Biliyorsun ki Bedai'de "Zahir rivayet budur" denilmiştir. Münye şerhinde "Cevamiû'l Fıkıh"tan naklen; "Bu kavil İmam-ı Azam'dan gelen iki rivayetin en zahir olanıdır" denilmiştir. Nehir ile El Havi'l Kudsi'de "Fetva bunun üzerinedir" denilmektedir. Razi'nin tekmilesinde de: "Biz bununla amel ederiz" ibaresi vardır. Şu halde bu kavil (Şehir de tek bir camide edâ etme) mezhepte itimad edilen bir kavildir. Zaif bir kavil değildir."(530)
647 Darû'l İslâm'da; Cum'a Namazı'nın şehirde "tek bir camide mi, yoksa müteaddit camilerde mi kılınacağı" hususunda muhtelif kaviller vardır.. Ancak bir şehirde; tek bir camide edâ edildiği zaman, Ehl-i Sünnet'in bütün müctehidlerine göre Cum'a Namazı sahihtir. Ayrıca ahir-i zuhuru (son öğle namazını) kılmaya gerek yoktur. Esasen Cum'a Namazı'nın, öğle namazından daha faziletli olduğu da bilinmektedir.(531) İslâm ahkâmının tatbik edilmediği beldelerde, müslümanların kendi içlerinden vali, kadı ve Cum'a imamı seçebilecekleri de beyan buyurulmuştur. Bu Cum'a imamının arkasında Cum'a Namazlarını ruhsaten edâ edebilirler.(532) Eğer her şehirde; tek bir camide toplanabilirlerse, "Cemaatin dağılması" endişesi bir yana, büyük cemaatler ortaya çıkabilir. Esasen bir şehirde müteaddit yerlerde Cum'a kılınmasının caiz olduğunu beyan eden ûlema tek bir camide toplanmada mevcut olan "Zorluk ve meşakkat"i illet göstermiştir. Halbuki günümüzde; her türlü düşünce ve akaid sahipleri, güçlerini gösterebilmek için "Miting"ler tertip etmekle meşguldürler. Dikkat edilirse İbn-i Abidin: "Hatta Şafiilerden Subki; ekser ûlemanın kavli bu olduğunu, müteaddit yerlerde Cum'a kılmanın caiz olduğunu hiçbir Sahabi ve tabi'inden nakledilmediğini söylemiştir" hükmünü hassaten zikrediyor. İmam-ı Azam Ebû Hanife (rha)'dan gelen iki kavilden kuvvetlisinin de, "Bir şehirde tek bir camide Cum'a Namazı'nın edâ edilmesi" olduğu da malûmdur. İbn-i Abidin: "Ulema, ibadetlerde fetvanın mutlak surette İmam-ı Azam (rha)'ın kavline göre verileceğini söylemiştir"(533) hükmünü beyan etmektedir. Cum'a Namazı'nın bir ibadet olduğu dikkate alınırsa, mesele kavranır.
648 Cum'a Namazı'nın; edâsının şartlarına riayet edilerek kılınması "Azimettir" Mü'minler; Resûl-i Ekrem (sav)'den gelen haberlere dayanan bu şartları dikkate almak durumundadırlar. Hanefi Fûkahası; Cum'a Namazı'nın edâsı konusunda "Ruhsat"ın ne olduğunu da izah etmiştir!.. Hem azimet, hem ruhsatı terkederek; yeni akli şartlar koymak, hiç kimsenin yetkisinde değildir. Evet İslâm'da zorluk yoktur; ama "uydurma kolaylıklar" da yoktur.
CUM'A NAMAZI İLE İLGİLİ DİĞER MESELELER
649 Cum'a Namazı iki rek'attır. Her iki rek'atında da Fatiha Sûresi ve Zammı Sûre açıktan okunur. Serahsi'nin Muhıyt'inde de böyledir.(534) Cum'a Namazı'na teşehhüdde veya sehiv secdesinde yetişen kimse namazını tamamlar. Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Sizler namazdan yetiştiğinizi kılın ve kaçırdığınızı da kaza edin" Hadis-i Şerifi esas alınmıştır.(535) "Cum'a İmamı" hutbe için minbere çıktığı zaman insanlar namaz kılmayı ve konuşmayı terkederler. İmam-ı Azam Ebû Hanife (rha) bu hususta Resûl-i Ekrem (sav)'in "İmam hutbeye çıktığı zaman, ne namaz kılmak vardır, ne de konuşmak" Hadis-i Şerifini esas almıştır.(536) Muhakkak ki namaz kılmak ve konuşmak "Hutbe'yi" dinlemeye mani olur.
650 Kılıç zoruyla (yani savaşla) fethedilen her şehirde "Cum'a İmamı" minber üzerine kılıçla çıkar. Bu fiilde: "O beldenin kılıçla (silahla) fethedildiğini, şayet onlar İslâm'dan dönecek olurlarsa, o şehrin ebedi mü'minlerin elinde kalacağını ve İslâm'a geri dönünceye kadar onlarla savaşacaklarını" ilan etme vardır. Tatarhaniyye'de de böyle zikredilmiştir.(537) Bilindiği gibi; üzerinde bulunduğumuz topraklar "Küffar"dan savaş yoluyla alınmıştır. Dolayısıyle "Cum'a İmamı'nın" minbere mutlaka kılıçla (silahla) çıkması gerekir.
651 Resûl-i Ekrem (sav) hicretten önce ve birinci Akabe bey'atından hemen sonra Hz. Esad b. Zürare (ra)'yi Medine'de mukim olan mü'minlere " Cum'a Namazı'nı" kıldırmakla görevlendirmişti.(538) Abdurrahman Ka'b b. Malik (ra)'in şöyle dediği rivayet edildi. "Babam, Cum'a günü Ezânı işitince, Esad b. Zürare'ye rahmet okurdu da bunun sebebi sorulunca: "Çünkü o, Neki El Hadimat'ta Beyada oğullarının kara taşlı topraklarında "Hezm En-Nebit" adındaki köyde bize Cum'ayı kıldıran ilk insandır" dedi. O zaman babama: "Kaç kişi idiniz?" diye sordum. "- Kırk kişi idik" dedi"(539) İmam-ı Şafii (rha) bu hadisi delil ittihaz ederek, en az cemaatin kırk kişi olmasına kail olmuştur.(540) Daha sonra Resûl-i Ekrem (sav)'in Hz. Mus'ab b. Umeyr (ra)'i, Kur'an-ı Kerim'i öğretmek ve cum'a kıldırmak üzere görevlendirdiği bilinmektedir. Bunlar hicretten önceki olaylardır. Mekke'de Resûl-i Ekrem (sav) ve Sahabe-i Kiram (Hicretten önce) cum'a namazı'nı kılmamışlardır. Resûl-i Ekrem (sav) ilk Cum'a Namazı'nı Hicret esnasında Medine yakınlarında Beni Salim b. Avf kabilesinden topraklarında kıldırmıştır. Cum'a namazı'nın Mekke'de mi, Medine'de mi farz olduğu hususunda müfessirler arasında ihtilaf vardır.(541) Ancak Hz. Esad b. Zürare (ra)'in kendi reyi ile; dört rek'at olan öğle namazını terkedip, iki rek'at cum'a namazı kıldırmasının mümkün olmadığını beyan eden ûlema; "Mekki" olduğuna kaildir. Allahû'a'lem.
BAYRAM NAMAZLARI
652 Önce "İyd" kelimesi üzerinde duralım. Bu kelime "Avdet"den alınmıştır. Avdet; dönmek manasınadır. Bayramlara "İyd" denilmesi ûlema'dan bazılarına göre, her sene tekerrür ettikleri içindir.(542) Muteber bütün fıkıh kitaplarında; " Cum'a Namazı babından" hemen sonra, bayram namazları konu edilmiştir. Hatta Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat'in "Akaid" kitablarında: "Cum'a ve Bayram namazlarının edâsı için ûlû'lemr'e ihtiyaç vardır"(543) denilmek suretiyle, iki namaz yine bir arada zikredilmiştir. İbn-i Abidin: Cevhere'de şöyle denilmiştir: "Bayramla Cum'a'nın münasebeti meydanda olup, şudur: Bunların her ikisi de, büyük cemaatle kılınır. İkisinde de kıraat aşikare okunur. Hutbeden maada; birinin şartı ne ise diğerinin şartı da odur. Cum'a Namazı kime farz ise, bayram da ona vacibtir. Cum'a Namazı'nın evvel zikredilmesi farz olduğu ve çok tekerrür ettiği içindir"(544) hükmünü zikreder.
653 İmam-ı Merginani: "Bayram Namazı, üzerine Cum'a namazı farz olan her mükellefe vaciptir"(545) hükmünü beyan etmektedir. Dolayısıyle bir kimsenin üzerine "Bayram Namazı'nın" vacib olması için:
1) Hür olmalıdır: Köle ve esir olan mü'minlere vacib değildir. 2) Erkek olmalıdır. 3) Mûkim olmalıdır. 4) Sıhhatli olmalı ve yürümeye gücü yetmelidir. Kötürüm, felçli ve âmâ olan kimselere vacip değildir.
654 Bayram Namazı'nın edâ edilebilmesi için; mükellefin dışında aranan şartlar da şunlardır:
1) Şehirde mûkim olmak: Köylerde bayram namazı kılmak tahrimen mekruhtur.(546)
2) Ulû'lemr'in bizzat kendisi veya görevlendirdiği bir kimse bulunmalıdır ve bayram namazı için izin vermelidir.
3) Vaktinde edâ edilmelidir.
4) İzn-i âmm.
5) Cemaattir.
655 Mescid ne kadar büyük olursa olsun; "Bayram Namazı" için mûsallaya (namazgaha) çıkmak sünnettir. Alimlerimizin ekserisinin görüşü budur. Muzmarat'ta da böyledir.(547) Ramazan Bayramında; namaz kılmak için musallaya gitmeden önce bir şey yemek, gusül abdesti almak, misvak kullanmak, tertemiz giyinmek ve güzel kokular sürmek müstehabtır. Zira rivayet edilmiştir ki; Resûl-i Ekrem (sav) Ramazan Bayramı gününde, namaz kılınacak yere çıkmazdan önce yerdi ve her iki bayram da (Ramazan ve Kurban) gusül abdesti alırdı.(548) Kurban Bayramı da; tıpkı Ramazan Bayramı gibidir. Yalnız tek bir fark vardır. Şöyle ki; Kurban Bayramı'nda namazdan önce birşey yememek müstehabtır. Zira bir kimsenin Kurban Bayramı'nda, ilk yediği şeyin kurban eti olması esastır. Bu Allahû Teâla (cc)'nın bir ziyafetidir. Hidaye şerhi Aynî'de de bu şekilde zikredilmiştir.(549)
656 Bayram Namazı'nın edâ edileceği yere; (Musalla'ya veya Mescid'e) sakin ve vakûr adımlarla gitmek ve bu esnada tekbir getirmek gerekir. İmam-ı Merginani: "Kurban bayramında tekbir getirilmesi şer'an sabit olmuştur. Çünkü o vakit, tekbir vaktidir"(550) hükmünü zikretmektedir. Kurban Bayramı'na giden mükellef; tekbirleri açıktan (yüksek sesle) getirir. Ramazan Bayram'ı namazına giderken; tekbirlerin gizli olması esastır. Nitekim Feteva-ı Hindiyye'de: "Ramazan Bayramı'nda ise, tekbirler açıktan alınmaz. Muhtar olan ve kabul edilen görüş de budur. Giyasıye'de de böyledir. Müstehab olan da bu tekbirlerin gizli olmasıdır. Cevheretü'n Neyyire'de de böyledir"(551) hükmü kayıtlıdır. Unutulmaması gereken bir husus da şudur: Bayram namazlarından önce musallada veya mescidde nafile namaz kılınamaz. Molla Hüsrev bu konuyu izah ederken: "Zira Resûl-i Ekrem (sav) namaza karşı çok şiddetli istek duymasına rağmen, nafile kılmamıştır. Eğer nafile namaz kılmak caiz olsaydı, cevazı öğretmek maksadıyla yapardı"(552) buyurmaktadır.
657 Bayram Namazı'nı iki ayrı yerde kılmak caizdir. İmam-ı Muhammed (rha)'e göre ise, Bayram Namazları'nın üç yerde kılınması da caiz olur. İmam-ı Ebû Yusuf (rha)'dan gelen kavle göre, bu caiz olmaz. Muhıyt'te de böyledir.(553) Dolayısıyle " Bayram Namazlarını" şehirde tek bir camide kılmak, bu mümkün olmazsa iki yerde kılmak esastır. Üç yerde kılınması hususunda İmam-ı Yusuf (rha) "caiz olmaz" demiştir.
658 BAYRAM NAMAZI'NIN VAKTİ: Bayram namazının vakti; güneşin yükselmesinden zevale kadar olan süredir. Çünkü Resûl-i Ekrem (sav); güneş bir mızrak veya iki mızrak yükselmiş iken, Bayram namazlarını kılardı. Rivayete göre; Resûl-i Ekrem (sav) döneminde bir topluluk, zevalden sonra gelip "Hilal"i gördüklerini beyanla, şehadette bulunmuşlardır. Resûlullah (sav)'de; ertesi günü musalla'ya çıkılmasını emir buyurmuştur. Eğer zeval vaktinden sonra Bayram Namazı'nı edâ etmek caiz olsaydı, tehir etmezlerdi.(554) Güneş zevale erdiği zaman, Bayram Namazı'nın vakti çıkar.(555)
659 BAYRAM NAMAZI NASIL KILINIR?: Üzerine Bayram Namazı vacib olan mükellef; önce kalp ile niyet ederek; "Allahû Teâla (cc)'nın rızası için Bayram Namazı kılmaya niyyet ettim. Uydum hazır olan imama" der ve imam ile birlikte iftitah tekbirini alır. Hem imam, hem de cemaat tarafından gizli olarak "Sübhaneke" okunur. Sonra imam; ellerini kulakları hizasına kaldırarak yüksek sesle "Allahû ekber" der!.. Zira Resûl-i Ekrem (sav): "Eller başka zaman kaldırılmaz. Ancak yedi yerde kaldırılır"(556) buyurmuş ve bu yedi yer arasında "Bayram Tekbirlerini" zikretmiştir. Bu tekbir sayısı üçtür. Tekbirler arasında eller bağlanmaz, salıverilir. Zahiriyye'de de böyledir.(557) Üçüncü tekbirden sonra eller yeniden göbek altında bağlanır. İmam gizli olarak (Eûzü-besmele) istiaze yapar, sonra sesli olarak Fatiha Sûresi'ni ve buna ilave olarak herhangi bir sûreyi okur. Cemaat ise hiçbir şey okumadan imamı dinler. Sonra imam birinci rek'atın rükûunu ve secdesini edâ ederek ikinci rek'at için doğrulur. Cemaatte imamla birlikte rükû ve secdeleri, tesbihleri ile birlikte edâ eder.
660 İmam ikinci rek'atta ellerini bağlayıp gizli olarak "istiaze" yapar. Sonra sesli olarak Fatiha Sûresi'ni ve buna ilave olarak herhangi bir sûreyi okur. Bu kıraat tamamlandıktan sonra rükua varmadan önce, imam yine ellerini kulakları hizasına kaldırarak "Allahû Ekber" der ve ellerini salıverir. Bu şekilde tekbirler üçe tamamlanır. Dördüncü defa alınan tekbirde rükua gidilir ve rükû tesbihleri edâ edilir. Ondan sonra "Secde'ler" yapılarak, tahiyyatta oturulur. İmamla birlikte selam verilmek suretiyle; iki rek'atlık Bayram Namazı eda edilmiş olur.
661 Böylece ziyade tekbir sayısı "altı" olmuş olur. Bunların üçü birinci rek'atte, üçü de ikinci rek'attedir. Bayram Namazları'nda üç de aslî tekbir vardır. Bunlardan biri iftitah tekbiri, ikisi de rükû tekbirleridir. Bu durumda iki rek'atlık Bayram Namazı'nda "dokuz tekbir" alınmış olmaktadır. Bu İbn-i Mes'ud (ra)'dan rivayet olunan haberdir.(558) Feteva-ı Hindiyye'de "Alimlerimiz bununla fetva vermişlerdir. Gıyasiye'de de böyledir"(559) hükmü kayıtlıdır. İmam-ı Şafii (rha) ise bu konuda Hz. İbn-i Abbas (ra)'dan gelen kavli esas almıştır. Dolayısıyla amelde Şafii mezhebini taklid eden mü'minler, Bayram Namazları'nda daha fazla tekbir alırlar.
662 BAYRAM NAMAZI KAZA EDİLEBİLİR Mİ?: Molla Hüsrev: "İmam, Bayram Namazı'nı cemaat ile birlikte edâ etse ve bazı insanlar namazı kaçırsa; o namaz ne vaktinde, ne vaktinden sonra kaza edilemez. Zira Bayram Namazı'nın şartları sadece edâ eden mükellefle tamam değildir" hükmünü zikreder.(560) İmam-ı Merginani: "Bayram Namazı, edâ edecek kimseyle tamamlanmayan birtakım şartlarla bilinir. Ancak "Hilal" hava bulutlu olduğu için her yerde görülemez ve insanlar; "Ulû'lemr" katında, zeval vaktinden sonra hilali gördüklerine dair şehadette bulunurlarsa, ertesi gün Bayram Namazı edâ edilir. Zira bu meşru bir özürle te'hir etmek hükmündedir. Ayrıca bu hususta da Hadis-i Şerif varid olmuştur. İkinci günde; "Bayram Namazı'nı" men eden meşru bir özür ortaya çıkarsa, ondan sonra (Yani üçüncü gün) o namazı kılamazlar. Zira "Bayram Namazı'nda" asıl olan; tıpkı Cum'a Namazı gibi kaza olunamamasıdır"(561) buyurmaktadır. Feteva-ı Hindiyye'de de: "Ramazan Bayramı Namazı'nı, özürsüz olarak ikinci güne te'hir etmek caiz değildir. Tebyin'de de böyledir. Kurban Bayramı Namazı'nı birinci gün eda etmeye mani bir özür bulunursa; imam ve cemaat tarafından ikinci veya üçüncü günde de kılınabilir. Bundan sonra kılınamaz. Hiçbir özür yokken, ertesi güne bırakılmış olsa edası yine caizdir. Ancak bu kötü bir iştir. Bayramın ikinci gününde de, Bayram Namazı'nın vakti, aynen birinci günündeki vakti gibidir. Tatarhaniye'de de böyle zikredilmiştir"(562) hükmü kayıtlıdır. Dikkat edilirse; Ramazan Bayramı Namazı; meşru bir özür olduğu zaman ikinci günü de edâ edilebilir. Üçüncü gün caiz olmaz. Kurban Bayramı namazı ise; meşru özür olduğu zaman; ikinci ve üçüncü günde de edâ olunabilir. Daha sonra edâ etmek mümkün değildir. Şurası da bilinmelidir ki; "Bayram Namazları" ferdi olarak (Yani tek başına) edâ da olunamaz, kaza da edilemez. Ancak edâsının şartlarına riayet edilerek cemaatle kılınabilir.
663 Bayram Namazı'ndan sonra; iki hutbe okunur. Zira Resûl-i Ekrem (sav) böyle yapmıştır.(563) İki hutbe arasında az bir miktar oturmak esastır. Ancak Hanefi Fûkahası'na göre; hutbeye ilk çıktığında oturmaz. Hutbenin başında tekbir almak, ikinci hutbede ise yedi defa tekbir getirmek müstehabtır. Zahidi'de de böyledir. Ramazan Bayramı "Hutbe"sinde; Sadaka-i Fıtr'ın mahiyetini, kimlere vacib olduğunu ve kimlere verilmesi gerektiğini ve neden vacib olduğunu izah eder. Kurban Bayramı "Hutbe"sinde; kurbanın mahiyetini, nasıl kesileceğini ve teşrik tekbirlerinin hükümlerini beyan eder.(564)
664 Allahû Teâla (cc)'nın indirdiği hükümlerle hükmedilen beldelerde mü'minlerin birisi "Ramazan" diğeri "Kurban" olmak üzere yılda iki bayramları vardır. Her hafta "Cum'a" günü de onlar için bayramdır. Küfür ahkâmının galip geldiği ve mü'minlerin güvenliklerini yitirdikleri beldelerde ise "Esaret" hayatı sözkonusudur. Allahû Teâla (cc)'nın indirdiği hükümleri çirkin görüp; kendi heva ve heveslerinden hükümler icad eden "Tağuti güçlerin" mahiyetini gizleyen; sadece bununla da kalmayıp "Tağuti" güçleri mü'minlere "Ulû'lemr" diye tanıtan kimselerin hiçbir ameli sahih değildir. Çünkü bu fiilde: "İman" ile "Küfrü" aynı mahiyette görme hastalığı mevcuddur.
TEŞRİK GÜNLERİNDE ALINAN TEKBİRLER
665 Molla Hüsrev: "Teşrik günlerinde alınan tekbirler vacibtir. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de: "Allah'ı sayılı günlerde (teşrik günlerinde) zikrediniz" buyurulmuştur. Teşrik lûgat yönünden, eti kurutmaya verilen isimdir. Halil b. Ahmed (rha)'den rivayet edilmiştir ki; teşrik, tekbirdir. Bir kavle göre "Teşrik tekbiri" diye isimlendirme, İmameyn'in sözüne göre vaki olmuştur"(565) hükmünü zikretmektedir.
666 Teşrik tekbirlerinin lafzı şudur;
"Allâhû - Ekber, Allâhû - Ekber, Lâ ilâhe illâ'llâhu Vallâhu Ekber, Allâhû Ekber ve li'llâhi'l-Hamd"
667 Teşrik tekbirlerine arefe günü; sabah namazından sonra başlanır. Kurban Bayramı'nın dördüncü gününün ikindi namazına kadar (İkindi Namazı da dahil) yirmi üç vakit farz namazların arkasından getirilir.(566) Teşrik tekbirlerinin şartları şunlardır:
1) Teşrik tekbirlerinin söylendiği yerin "şehir" olması.(567)
2) Teşrik tekbirlerinin farz namazlardan sonra söylenmesi.
3) Bu tekbiri asgari bir defa söylemek!.. Teşrik tekbirlerini cemaatle hep birlikte söylemek müstehabtır. İmam-ı Azam (rha)'a göre; teşrik tekbirlerini söylemek için Ulû'lemr'in izni ve hürriyet şart değildir. Sahih olan da budur. Mircû'd Diraye'de de böyledir.(568) Tekbir, misafir olan muktediye veya köylü olan muktediye veya kadın olan muktediye de, tabiiyyet tarikiyle vacib olur.(569) Bunlar ferdi olarak namaz kılarlarsa vacib olmaz. Kadınlar tekbirleri gizli söylerler, yani içlerinden.
668 Teşrik tekbirinin aslı; Hz. İbrahim (as)'den rivayet edilen şu olaydır: Cebrail (as) Allahû Teâla (cc)'nın ihsan buyurduğu kurban ile Hz. İbrahim (as)'e geldiği zaman; O'nun oğlu Hz.İsmail (as)'i kurban etme hususunda acele edeceği endişesi ile "Allahû Ekber, Allahû Ekber" diye nida etmiştir. Hz.İbrahim (as) Cebrail'i görünce "La ilâhe illâ'llahû va'llahû Ekber" diyerek cevap vermiştir. Hz. İsmail (as)'da, kendisine bedel olarak gönderilen kurbanı görünce: "Allahû Ekber ve li'llâhi'l Hamd) diye tesbihte bulunmuştur.(570) İşte teşrik tekbirleri, bu teslimiyeti ifade eder. Mü'minler "Teşrik Tekbiri" getirirken bu mahiyeti iyi tefekkür etmelidirler.
669 Münasib olan; teşrik tekbirlerini (farz namazın) selamının hemen arkasından söylemektir. Bir kimse selamdan sonra konuşmuş olsa veya abdesti bozulsa, bu kimsenin üzerinden teşrik tekbiri düşer. Tebyin'de de böyledir. Teşrik tekbirleri Vitir ve Bayram Namazlarının arkasından söylenmezler. "Bayram Namazı'ndan sonra söylenmez" kavli, Mücteba'dan naklen Bahır'da zikredilmiştir. Belh'liler ise; Bayram Namazı'nın arkasından teşrik tekbirini söylemektedirler. Çünkü o tekbirler cemaatle söylenir. Bayram Namazı da; tıpkı Cum'a Namazı gibi, cemaatle edâ ediliyor. Teşrik günlerinde bir namazı unutan kimse; bu namazı aynı senenin teşrik günlerinde kaza ederse, teşrik tekbirlerini söyler.(571) Bir imam; teşrik tekbirlerini unutarak terk ederse, muktedi bunları söyler.
GÜNEŞ TUTULDUĞU ZAMAN KILINAN NAMAZ (KÜSUF NAMAZI)
670 Güneş tutulduğu zaman; "Ulû'lemr", "Cum'a İmamı" veya "Ulû'lemr'in bu namazı kıldırmakla görevlendirdiği kimse; müslümanlara iki rek'at namaz kıldırır.(572) Beş vakit namaz kıldırmakla görevli mescid imamları; "Ulû'lemr'in" veya "Cum'a İmamı'nın" sarih bir izni olmadığı süre içerisinde küsuf namazını kıldıramazlar. Bu gibi durumlarda müslümanlar, küsûf namazını ayrı ayrı edâ ederler.(573) Küsûf namazında; Ezân, ikamet ve hutbe yoktur. Zahirü'r rivayet budur.
671 Küsûf namazının cemaatle edâ edileceği hususunda ûlemanın icmaı vardır. Küsûf Namazı sünnettir ve iki rek'attır. Her iki rek'atinde de; diğer namazlarda olduğu gibi, bir rükû, iki secde vardır. Küsûf Namaz'ını kılan kimse; dilediği sûreyi okuyabilir Muhiyt'de de böyledir.(574) İmam-ı Şafii (rha)'in kavline göre; Küsûf Namazı'nın her iki rek'atınde de iki rükû vardır.(575)
672 Küsûf Namazı'nda kıraatın gizli mi, yoksa aşikâr mı olacağı hususunda ihtilaf vardır. İmam-ı Merginani; "Gizli ve aşikâr kıraat meselesine gelince: Hz. Aişe (r.anha) validemizden hem gizli, hem aşikâr kıraata dair rivayet gelmiştir. Bir rivayete göre Resûl-i Ekrem (sav) aşikâr kıraatta bulunmuştur. İmam-ı Azam Ebû Hanife (rha) indinde ise; İbn-i Abbas ve Semre b. Cünbed (r.anhüm) kanalı ile gelen rivayet daha zahirdir ve tercihe şayandır. Nasıl tercih edilmesin ki; Küsûf Namazı gündüz edâ edilen bir namazdır ve gündüz edâ edilen bir namazda kıraatta gizlidir. Küsûf Namazı edâ edildikten sonra güneş açılıncaya kadar dua edilir. Zira Resûl-i Ekrem (sav): "İşte bu korkulardan bir şey gördüğünüz zaman, Allahû Teâla (cc)'ya dua ile teveccüh ediniz" buyurmuştur. Dua hususunda sünnet olan, namazdan sonra yapılmasıdır"(576) hükmünü zikreder. Malûm olduğu üzere Küsûf Namazı'nın vakti; güneşin tutulduğu zamandır. Şayet güneş, namaz kılmanın mekruh olduğu bir vakitte tutulursa, Küsûf Namazı kılınmaz. Cevheretü'n Neyyire'de de böyledir.(577)
AY TUTULDUĞU ZAMAN KILINAN NAMAZ (HÜSÛF NAMAZI)
673 Resûl-i Ekrem (sav) efendimiz, oğlu İbrahim (ra)'in vefatı esnasında "Güneş"in tutulmuş olması sebebiyle kıldırdığı namazdan sonra halkın "Güneş İbrahim'in vefatı sebebiyle tutuldu" demeleri üzerine: "Güneş ve ay, hiç kimsenin ölümünden dolayı tutulmaz. Güneş ve ayın tutulmasına şahit olduğunuzda, başınıza gelen bu hal ortadan kalkıncaya kadar namaza durup, dua etmeye bakınız"(578) hükmünü beyan etmiştir. Hüsûf (ay tutulması) Namazı da; iki rek'at olarak kılınır. Serahsi'nin Muhıyt'inde de böyledir.(579) İmam-ı Merginani; "Hüsûf Namazı cemaat ile edâ edilmez. Zira gece vakti toplanmak; korku ve fitneye sebeb olacağı için zuhur etmemiştir. Resûl-i Ekrem (sav)'in "İşte bu şiddetlerden bir şeye şahit olduğunuz zaman, hemen namaza sığınınız" buyurduğu bilinmektedir. Hüsûf (ay tutulması) Namazı'nı herkes kendi evinde edâ eder"(580) hükmünü zikretmektedir.
674 Hz. Ebû Bekir (ra)'den rivayet edilen bir Hadis-i Şerif'te Resûl-i Ekrem (sav)'in; güneş ve ay tutulmasını Allahû Teâla (cc)'nın, kudret ve hikmetine ait olaylar olarak beyan ettiği sabittir. Mü'minlerin; bu olaylar anında, namaz kılmaları ve dua etmeleri Resûl-i Ekrem (sav)'in sünnetiyle sabit olduğu içindir. Feteva-ı Hindiyye'de: "Korkuların şiddetlendiği, çok kuvvetli rüzgarların (kasırgaların) estiği, şiddetli kar ve yağmur yağdığı, güneşin kızarıp, gecenin çok şiddetli karanlık olduğu, yıldırımların düşmeye başladığı, yıldızların söndüğü ve kafirlerin saldırılarının arttığı zamanlar da da, iki rek'at namaz kılınır. Tebyin'de de böyledir. Bedai'de "Bu namazları herkes kendi evinde kılar" denilmiştir"(581) hükmü kayıtlıdır. Malum olduğu üzere müslüman; "Allahû Teâla (cc)'ya teslim olan" manasına gelen bir isimdir. Elbette "Ben de müslümanlardanım" diyen her insan; olayların mahiyeti ne olursa olsun, Allahû Teâla (cc)'ya teslim olacaktır. "Korku ve ümit" insana has ruhi hallerdir. Yukarıda zikredilen durumlarda: Allahû Teâla (cc)'ya teslim olabilmek ve bu niyetle; namaza teveccüh etmek, ne büyük bir nimettir.
İSTİSKA BABI (YAĞMUR DUÂSI)
675 Molla Hüsrev: "İstiska'da, cemaat ve hutbe yoktur. İstiska bir dua ve istiğfardır.Çünkü Kur'an-ı Kerim'de: "Rabbinizden bağışlanma dileyin!. Çünkü o doğrusu çok bağışlayandır. Size gökten bol bol yağmur indirsin" buyurulmuştur. Allahû Teâla (cc) istiska namazını, yağmur göndermek için sebeb kıldığından; bir dua ve istiğfardır. Bu sebeble, müslümanlar onu ayrı ayrı kılsalar caiz olur"(582) hükmünü zikretmektedir. İmam-ı Azam Ebû Hanife (rha) istiskada cemaat olarak sünnet olmuş bir namazın bulunmadığını beyan etmişti.(583) Esasen istiksa; ancak dua ve istiğfardır. Fakat namaz kılmakta da, herhangi bir beis yoktur. Zahiriyye'de de böyledir.(584)
676 İmam-ı Ebû Yusuf (rha) ve İmam-ı Muhammed (rha)'den rivâyet edildiğine göre; cemaat imamla birlikte istiskaya çıkar ve iki rek'at namaz kılarlar. İmam birinci rek'at'ta "Sebbihisme Rabbike'l a'lâ" suresini ikinci rek'atta "Hel etâke Hadîsü'l ğaşiyeh" okur, bunları okuması efdaldir. Diğer sûreleri de okuyabilir. İstiska namazında cübbeyi (rida'yı) ters çevirmek yoktur. İmam-ı Muhammed (rha) "İmam cübbesini ters çevirir" demiştir. Namazdan sonra imam iki hutbeyi ayakta okur. İki hutbe arasında biraz oturması efdaldir. Hutbe bittikten sonra yüzünü kıbleye ve arkasını cemaate dönerek; duâ ve istiğfarda bulunur. İstiskada; imamın cemaatle birlikte, üst üste üç gün duâya çıkması müstehabtır. Ancak kat'iyyen zımmîler (gayr-i müslimler) yağmur duâsına çıkarılmazlar.(585) Çok şiddetli ihtiyaç olmadığı ve zâruret bulunmadığı zamanlarda yağmur duasına çıkılmaması gerekir. Resûl-i Ekrem (sav) ancak çok şiddetli ihtiyaç olduğu zamanda istiskada bulunmuştur. İbn-i Abbas (ra)'dan gelen rivayet budur.
DÜŞMAN KARŞISINDA KILINAN HAVF (KORKU) NAMAZI
677 Kur'an-ı Kerim'de: "Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman, eğer kafirlerin size fenalık yapacaklarından endişe ederseniz, namazdan kısaltmanızda üzerinize bir vebal, yoktur. Şüphesiz ki; kafirler sizin apaçık düşmanınızdır!.. Sen de içlerinde bulunup da kendilerine namaz kıldırdığın vakit, onlardan bir kısmı seninle birlikte dursun, silahlarını (yanlarına) alsınlar. Bu suretle secde ettikleri zaman da arka tarafınızda bulun (ub düşmana karşı dur) sunlar. (Bundan sonra) Henüz namazını kılmamış olan diğer kısmı gelip seninle beraber namazlarını kılsınlar ve onlar da itiyat tedbirlerini ve silahlarını alsınlar. O küfredenler arzu eder ki, siz silahlarınızdan ve eşyanızdan âafil olasınız da, üstünüze derhal bir baskın yapsınlar. Eğer size yağmurdan bir eziyet olursa, yâhud hasta bulunursanız silahlarınızı koymanızda üzerinize vebal yoktur. (Fakat yine) Bütün itiyat tedbirlerini alın. Şüphe yoktur ki Allah kafirlere hor ve hakiyr kılıcı bir azab hazırlamıştır"(586) hükmü beyan buyurulmuştur.
678 Resûl-i Ekrem (sav) bizzat Sahabe-i Kiram'a "Havf Namazı" kıldırmıştır. Resûlullah (sav) vefatından sonra da Sahabe-i Kiram "Havf" namazı kılmışlardır. Abdullah İbn-i Mes'ud (ra)'dan "Havf" namazının ne şekilde edâ edileceği, en ince ayrıntılarına kadar rivâyet olunmuştur.(587) Korku namazının meşruiyeti Peygamberimiz Efendimiz (sav)'den sonra da bakîdir. Sahih olan da budur. Korku ziyadeleştiği zaman; harp emiri cemaati iki kısma ayırır. Bir kısmını düşmana karşı sipere gönderir, bir kısmını da arkasına alarak namazı kıldırır. Korkunun ziyadeleşmesi veya şiddetlenmesi; hep birlikte namazı edâ ile meşgul oldukları zaman, kafirlerin durumu görüp, topluca baskın yapmalarından endişe halidir. Cevheretü'n Neyyire'de de böyledir.(588)
679 KORKU NAMAZI NASIL KILINIR:
İmam veya Harp emiri; cemaati iki kısma ayırarak; bir kısmını baskın yapmasından endişe edilen düşmana karşı sipere gönderir, diğer kısım ile (Eğer misafir iseler, sabah namazını edâ ediyorsalar, Cum'a ve Bayram Namazlarında da durum aynıdır) bir rek'at edâ eder. Eğer imam mûkim olursa veya iki rek'atlı namazın başkasını (öğle, ikindi, akşam ve yatsı) edâ edenler (Duruma göre; bir veya ikinci rek'atı edâdan sonra) derhal sipere giderler, diğer kısım (siperde bekleyenler) imama iktidâ için gelir. Namazın geri kalan kısmını imam bunlarla birlikte tamamlar ve selâm verir. İmama iktida edenler; selâm vermeksizin sipere giderler. Birinci kısım gelir ve namazlarını (kıraatsız olarak) tamamlarlar ve selâm verirler. Ondan sonra diğer kısım siperden gelir ve namazlarını kıraat ile kılıp tamamlarlar. Çünkü onlar mesbukturlar.(589) Bu baskın endişesi anında kılınan namazdır. Eğer onların korkuları çok daha şiddetli olursa; kadir oldukları yöne imâ ile kılarlar ve hatta vâsıta üzerinde kılabilirler. İmam-ı Merginâni: "Rükû ve secdeyi kıbleye teveccüh ederek edâ etme imkanları da bulunmazsa, diledikleri yöne doğru ima ederek namazlarını kılarlar. Zira Allahû Teâla (cc)'nın kavli vardır: "Fakat korkarsanız, o halde (namazı) yürüyerek, yahud süvari olarak (kıbleye veya herhangi bir cihete karşı) kılın" Kıbleye yönelmek (İstikbal-i kıble) zaruretten dolayı sakıt olur"(590) hükmünü zikretmektedir.
680 Korku kafirlerden olsun, vahşi hayvanlardan olsun müsavidir. Korku namazı kısaltmayı gerektirmez. Ancak namaz esnasında yürümeyi mübah kılar. Muzmarat'ta da böyledir. Namaz edâ edilirken savaş yapılmaz. Namaz içinde savaşa girişen kimsenin namazı batıl olur. Keza korku namazı kılan kimse, düşman karşısına (sipere) dönerken hayvanına binmiş olsa namazı ifsad olur. Cevheretü'n Neyyire'de de böyledir.(591) Namaz içinde iken düşmanla savaşmanın mümkün olmadığının delili Resûl-i Ekrem (sav)'in "Hendek Savaşı" gününde, savaş sebebiyle dört vakti edâ edemeyişidir. Eğer savaşla birlikte namazın edâsı câiz olsaydı; muhakkak ki namazı terketmezdi, o halde iken de edâ ederdi.(592)
CENÂZELER BÂBI
681 Ruhlar âleminde gerçekleşen "Mîsak" sonucu insan; Allahû Teâla (cc)'nın tekliflerinin tamamına, yani "Emanet"e muhatab olmuştur. Ehliyet sahibi bir insan; Allahû Teâla (cc)'ya iman etmek ve İslâm'ın çizdiği hududlar içerisinde "Salih amellerde" bulunmak mecburiyetindedir. İmtihan alanını ve zamanını kendisi tesbit edemediği için hemen ölecekmiş gibi, hazır bulunmalıdır. Zira ölümün ne zaman gelip-çatacağını hiç kimse bilemez!.. Ancak "her canlının mutlaka öleceği" kat'î nasslarla sabittir.
ÖLÜME HAZIRLANMA
682 Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Ölüm döşeğinde olanlarınıza, Allahû Teâla (cc)'dan başka, ibadete layık bir ilâh olmadığına, ancak, Allahû Teâla (cc)'nın olduğuna, şehadet etmeyi telkin ediniz"(593) buyurduğu bilinmektedir. Ölüme yaklaşan kimse sağ yanı üzerine kıbleye karşı çevrilir. Bu sünnettir. Ancak bu; ölmek üzere olan kimseye bir zahmet olmayacağı zaman geçerlidir. Zahmet olacaksa o şahıs hali üzere terkedilir. Zahidi'de de böyledir. Ölümün yaklaşmasının alâmeti; o şahsın ayaklarını salıvermesi, onları dikememesi, burnunun eğilmesi gözle-kulak arasının kararıp çökmesi, husyelerinin derisinin çekilmesidir. Tebyin'de de böyledir.(594) Üzerinde bu alâmetler bulunan kimsenin yanında "Şehâdeteyni" zikrederek, yani;
denilmek sûretiyle telkin yapılır. Zîra birinci şehâdet, ikincisi olmadığı süre içerisinde makbul olmaz, bunlar birbirini tamamlar. Ancak telkini yapan kimse, üzerinde ölüm alâmetleri bulunan kimseye: "- Sen de söylediklerimi tekrar et" diye emirde bulunmaz. Çünkü o halin verdiği sinir bozukluğu ile reddetmesinden korkulur. Eğer hasta bir defa "Şehâdeteyn'i" zikrederse, telkin tekrar edilmez. Bu telkin icmaen sünnettir.(595)
683 Üzerinde ölüm alâmetleri bulunan kimse; öldüğü andan itibaren "Telkin" yapılmaz. Öldüğü zaman; çeneleri bağlanır ve gözleri kapatılır. Bu işi, ailesi içerisinden en merhametlisi; en sûhûletli bir şekilde ve gücünün yettiği kadar mülayim hareketlerle yapar. Gözlerini kapatırken: Bismillâh!.. Alâ milleti Resûlullah (sav) der... ve devamında da: "Allahümme yessir aleyhi emrehû ve sehhi aleyhi mâ ba'dehû ve es'ıdhû bi'likâike vec'al ma haraca ileyhi hayren mimmâ haraca anhû" demesi münasib olur. Tebyin'de de böyledir.(596) Ölünün elbiselerini çıkarmak, mafsallarını ovmak, kollarını yanlarına uzatmak ve üzerine bir örtü örtmek gerekir. Yıkanıncaya kadar; ölünün yanında Kur'an-ı Kerim okumak mekruhtur. Bir kimsenin vefatını ilan etmekte mahzur yoktur.(597)
ÖLÜYÜ YIKAMAK
684 Mü'min bir kimse öldüğü zaman onu yıkamak; hayatta olan mü'minlerin tamamının üzerine vaciptir. Bu sünnet de icma-î ümmetle sabittir. Ancak bunu bir kısmı yaptığı zaman diğerlerinin üzerinden mes'uliyet düşer. Kafi'de de böyle zikredilmiştir. Vacip olan ölüyü bir defa yıkamaktır. Tekrar tekrar yıkamak sünnettir.(598) Üzerine yıkanmak için ölünün konacağı teneşir tahtası buhurlanır ve tütsülenir. Çünkü güzel koku ve buhurlamakta ölüye tâ'zim vardır. Ancak bu iş yapılırken tek sayılar seçilir (Yani üç defa, beş defa veya yedi defa) Bunun seçilmesi Resûl-i Ekrem (sav)'in: Şüphesiz ki Allahû Teâla (cc) tektir, teki sever" kavlinden dolayıdır.(599) Ölüyü yıkayan kimsenin elini bir bezle örtmesi müstebahtır. Zâhir rivâyeye göre; ölüye istincâ yaptırılır ve abdest aldırılır. Ancak abdestte ağıza ve buruna su verilmez. Zirâ onun geri çıkarılmasında güçlük vardır.(600) Temizlenmenin çok güzel olması için; sidr veya çöven ile kaynatılmış su dökülür. Eğer sidr veya çöven bulunamazsa; halis su ile yıkanır. Ölünün başı ve sakalı; hatmi ile yıkanır. Zira kirin çıkarılmasında hatmi en uygunudur. Tabii hatmi bulunamazsa sabun veya sabuna benzeyen bir madde ile yıkanır. Yıkama ameline önce sağdan başlamak esastır. Daha sonra sol tarafına döndürür. Güzelce yıkandıktan sonra, ölüyü yıkayan kimse (Gassal); ölüyü kendine dayayarak oturtur. Kefene pislik bulaşmasın diye, ölünün karnına hafifçe mesh eder. Dışarıya herhangi bir pislik çıkarsa onu yıkar. Ancak ölüyü yeniden abdest aldırmaz. Kefenin ıslanmaması için, bir bez ile ölünün yaşlığı silinir, kurulanır. Meyyit'in tırnağı kesilmez ve saçı taranmaz. Çünkü tırnağın kesilmesi ve saçın taranması süslenmek içindir. Ölünün ise buna ihtiyacı yoktur.
685 Kâfir olan babaya; müslüman olan oğlunun ölüsünü yıkatmak ve onu başında durdurmak münâsip değildir. O müslüman olan oğulu; diğer mü'minlerin yıkaması esastır. Sefer hâlinde ölen bir kimseyi; yıkayacak su bulunmazsa teyemmüm yaptırılır ve o kimsenin cenaze namazı kılınır. Muhıyt'te de böyle zikredilmiştir.(601)
ÖLÜNÜN KEFENLENMESİ
686 Erkek için kefenin sünnet olan miktarı; İz'ar, kâmis ve lifâfedir. İz'ar ile lifâfeden her biri; baştan ayağa varıncaya kadardır. Kamis ise ölünün iki omuzundan, iki ayaklarına varıncaya kadar olan örtüdür. Yakasız, cepsiz ve kolsuz olur ve etrafı ölünün üzerine dürülmez. Sarık dolamak da müstahsendir.(602) Zirâ rivayet olunmuştur ki; Resûl-i Ekrem (sav) Yemen'de dokunmuş olan bir bez ve üç elbise içerisinde kefenlenmiştir. Hz. Ebû Bekir (ra)'nin: "İşte şu iki elbisemi güzelce yıkayınız ve beni onların içine kefenleyiniz" hükmünü esas alan Hanefî Fukahası; kefenin en azı iz'ar ve lifafedir" hükmünde ittifak etmiştir.
687 Kadın için sünnet olan kefen; gömlek üzerine giydiği libas (dır), İz'ar, lifafe, hımar (baş örtüsü) ve göğüslerini bağlamak için "hırka" olmak üzere beş parçadır.(603) Bu hususta Ümmü Atiye (r.anha)'dan rivayet edilen şu Hadis-i Şerif vardır: "Resûl-i Ekrem (sav) kızını yıkayan kadınlara, beş parça elbise verdi" Esâsen kadınlar hayatta iken de, ancak onlarla dışarı çıkabilirler. Ölümünde de aynısı esas alınır.(604) Zarurî durumlarda; kadın için kâfi gelen kefen miktarı ise; İz'ar, lifafe ve hımar (baş örtüsü) dır.(605) Çok zaruri bir hal olmadığı süre içerisinde; kadının kefenini iki parçaya, erkeğin kefenini de tek parçaya indirmek tahrîmen mekruhtur. Büluğ çağına yaklaşmış erkek çocuk; kefen hususunda "Erkek" gibidir, yine büluğ çağına yaklaşmış kız çocuğuna da kefende "Kadın" muamelesi esas alınır. Hem erkeklik, hem kadınlık organına sahip olan "Hünsa"; itiyâden kadın gibi kefenlenir.
688 Erkek şu şekilde kefenlenir: Önce lifafe serilir, onun üstüne de "İz'ar" serilir. Ölü İz'ar'ın üstüne konur ve kendisine kamîs (gömlek) giydirilir. Başına, sakalına ve vücudunun her yerine güzel koku sürülür. Alnına, burnuna, ellerine, dizlerine ve ayaklarına "Kafur" konur. Sonra İz'ar'ın sol tarafı ölünün üzerine konur, sonra sağ tarafı!.. Lifafede aynen iz'ar gibi yapılır. Eğer kefenin açılmasından endişe edilirse, bir şeyle bağlanır.
689 Kadının kefenlenmesi şu şekildedir: Erkeklerde olduğu gibi lifafe ve iz'ar serilir. Sonra meyyit iz'ar üzerine konur. Önce Dır'ı (gömlek üzerine giydiği elbise) giydirilir. Saçı uzun ise iki kısım yapılarak göğsünün üzerine konur. Sonra da "Hımar" (Başörtüsü) güzelce bağlanır. Daha sonra; tıpkı erkeklerde olduğu gibi iz'ar ve lifafe kapatılır. Bu işlem bittikten sonra hırka (hırkanın genişliği göğüsten, kalçalara kadar olmalıdır) sımsıkı bağlanır.
690 Kefenler ölüye sarılmadan önce; bir, üç, beş veya yedi defa buhurlanır. Ancak yedi defâdan fazla buhurlanmaz. Ölü ise üç defa buhurlanır.
Birincisi: Ruhu çıktığı zaman.
İkincisi: Yıkanırken.
Üçüncüsü: Kefenlenirken.
Herhangi bir malı olmayan meyyitin kefeni; hayatında nafakası kimin üzerine vâcip ise, o kimse tarafından karşılanır.(606) Eğer meyyi'tin; nafakası üzerine vacip olan herhangi bir kimsesi yoksa kefeni; "Ulû'lemr" üzerine vâcip olacağı için, Beytülmal'den temin edilir. "Ulû'lemr'de mevcud değilse; o ölünün kefeni müslümanlardan istenir!.. Bu da mümkün olmazsa; cenaze yıkanıp üzeri otla örtülerek defnedilir ve cenaze namazı mezarın üzerinde kılınır. Tatarhaniyye'de de böyledir.(607)
CENÂZE NAMAZI
691 Cenaze Namazı; farz-ı kifâye olan bir ibadettir. Cenâze Namazı'nın farziyyeti; İcma-i ümmet ve Resûl-i Ekrem (sav)'in sünneti ile sabittir.(608) İnsanlardan bir kısmı veya sadece biri; cenâze namazını kılarsa, diğer insanlardan mesuliyet kalkar. Cenâze Namazı'nı imam; yalnız başına da kılabilir. Zîra Cenâze Namazı'nda cemaat şart değildir. Nihaye'de de böyle beyan edilmiştir. Cenaze Namazı'nın şartı; ölünün müslüman olmasıdır. Ölü herhangi bir özür sebebiyle yıkanmadan defnedilecek olursa, cenaze namazı kabri üzerinde edâ edilir.(609) Eğer ölü müslüman olmazsa durum nedir? sualine cevap arıyalım. Hanefi Fukahasından Alaûddîn El Haskafî: "Hak olan, kafire mağfiret duasında bulunmanın haram olmasıdır" hükmünü zikrediyor. İbn-i Abidin bu metni şerhederken şunları zikrediyor: "Şarih'in hak olan ilh..." sözleri İmam-ı Kârafi ile ona tabi olanlara red cevabıdır. Karafi şöyle demiştir: "Kafire mağfiret duâsında bulunmak küfürdür. Çünkü haber verdiği şeyler hususunda Allahû Teâla (cc)'yı yalancı çıkarmak istemiş olur. Bütün mü'minlerin bütün günahlarının afv edilmesine dua etmek de haramdır. Çünkü bunda da mü'minlerden bir taifenin günahları sebebiyle mutlaka cehennemde azab göreceklerinin ve ondan ya şefaetle, yahud başka bir sebeble çıkacaklarını açıklayan sahih hadisleri yalanlamak vardır. Ama bu küfür değildir. Çünkü Haber-i Vahid'le, kat'iyi yalanlamak arasında fark vardır. Karafi'ye birinci kavil hususunda Hilye sahibi İbn-i Emir Hacc muvafakat etmiş, ikinci kavlinde kendisine muhalefette bulunmuştur.(610) Dikkat edilirse ûlemâ arasında ihtilaflı olan husus: "Kâfire mağfiret duasında bulunan kimse küfre mi düşer, yoksa haram mı işlemiş olur" noktasındadır. Dolayısıyle kafir olan bir kimsenin cenâze namazını kılan kimse; bu iki halden birisine mübtelâ olur. Kat'iyyen ibâdet etmiş olmaz. Bu sebeble:
1. Kimlerin Cenâze Namazı'nın kılınmayacağını.
2. Cenâze Namazı'nın kimin tarafından kıldırılması gerektiğini; her mükellef iyice öğrenmek zorundadır.
692 KİMLERİN CENÂZE NAMAZI KILINMAZ: İslâmî bir yönetime (Ulû'lemr'e) karşı haksız yere ayaklanan kimseler; eğer çarpışma anında ölürlerse Cenâze Namazları kılınmaz.(611) Yol kesen (Gutta-i Tarik) eşkiyâlar da; bu esnâda ölürlerse Cenaze Namazları kılınmaz. İbn-i Abidin: "Çeteci zulüm için kavmine yardım eden, onlar için gazaba gelen kimselerdir. "Asabiyete çağıran, yahud asabiyet için çarpışan bizden değildir" hadisi bu kabildendir. Dürerû'l Bihar şehri ile Nevazil'de şöyle denilmiştir: "Ulemamız asabiyet (ırkçılık) için öldürülenleri bu tafsilata göre bağy'iler hükmünde tutulmuştur" hükmünü zikrediyor.(612) Ancak şurası unutulmamalıdır ki; bu hüküm "Demokratik ve politik" hırslarla istismâr edilmemelidir. Zîra Bağyi; İslâmî bir yönetime karşı, gayr-i meşrû isteklerle ayaklanan kimsedir. Eğer Darû'l İslâm'da herhangi bir kavim; Allahû Teâla (cc)'nın indirdiği hükümlerin ortadan kaldırılması ve kendi kavimlerinin kanunlarının yürürlüğe konulması niyetiyle ayaklanırsa "Asabiyet" için savaşmak, o zaman tahakkuk eder!.. Babası ve annesini öldüren kimsenin cenaze namazı; sırf ona cezâ vermek niyetiyle kılınmaz.(613)
693 CENÂZE NAMAZININ KİMİN TARAFINDAN KILDIRILMASI GEREKİR: Cenâze Namazı'nı kıldırmaya en evlâ olan; eğer orada hazır ise "Ulû'lemr" (İslâmi devletin lideri) dir. Şayet Ulû'lemr; orada hazır değilse "Kadı" kıldırır. Kadıda hazır değilse "Şurta Amiri" (Emniyet Amiri) o da hazır değilse "Cum'a İmamı" imamete geçer!..(614) Zîra yukarıda da beyan ettiğimiz vechile; insanların hallerine vakıf olan ve kılınıp-kılınmayacağını en iyi tayin edebilecek yetkililer bunlardır. Eğer hiçbirisi hazır bulunmazsa; beş vakit namazı kıldırmakla görevli mescid imamı veya ölünün velisi, cenaze namızını kıldırır.
CENAZE NAMAZI NASIL KILINIR?
694 Cenaze Namazı; dört tekbir ile edâ edilir.(615) Mükellef; ellerini yalnız ilk tekbirde kaldırır, diğerlerinde kaldırmaz. İmam-ı Şafii (rha)'ye göre; her tekbirde ellerin kaldırılması icab eder. Önce mükellef kalben niyet eder ve ilk tekbirden sonra, diğer namazlarda olduğu gibi "Sübhaneke'yi" okur.(616) Yalnız "ve celle senâüke"yi ilave etmeyi unutmaz. İkinci tekbirden sonra; teşehhüdden sonra okunan selâvat dualarını kıraat eder.(617) Üçüncü tekbirden sonra baliğ olan meyyitler için şu dua okunur:
["Allâhümma"gfir li-hayyinâ ve meyyitinâ ve şâhidinâ ve gâibinâ ve sağirinâ kebirinâ ve zekerinâ ve ünsânâ. Allâhümme men ahyeytehû minnâ fe-ahyihi ale'l-islâmi ve men te veffeytehû minnâ fetevffehû ale'l-imani. Ve hussa hâze'l-meyyite bi'ravhi ve'r-râhati ve'r-rahmeti ve'l-mağfireti ve'r-velğufrân. Allâhümme in kâne muhsinen fezid fi ihsânihi. Ve in kâne müsien fetecâ vez anhü. Velakkıhî'l-emne ve'l-büşrâ ve'l-kerâmete ve'z-zülfâ birahmetike yâ Erhame'r-Râhimin."]
Manası: Allah'ım!.. Bizden dirilerimizi, ölülerimizi, burada hazır bulunanlarımızı ve bulunmayanlarımızı, büyüklerimizi ve küçüklerimizi, erkeklerimizi ve kadınlarımızı afv-û mağfiret eyle!.. Ey Allah'ım!.. Bizden yaşattıklarını İslâm üzere yaşat, bizden ölenleri de, iman üzere öldür!.. Bilhassa bu namazını kıldığımız ölüyü mağfiretine erdir. Ya Rabbi!.. Eğer bu ölü, muhsin kullarından ise, ihsanını arttır. Eğer âsi idi ise, kusurlarını af-ü mağfiret eyle. Kendisine emniyet, bişaret, keramet ve yakınlık nasiyb buyur. Rahmetinle ey Rahmet sahiblerinin en merhametlisi!.. Dördüncü tekbirden sonra; musallî iki tarafa selâm verir.
695 Cenaze Namazı'nı edâ eden kimse; üçüncü tekbirden sonra, erkek ve kız çocuğu ile mecnun için mağfiret edilmez. Zîra onların günahları yoktur. Ancak şöyle duâ eder: (618)
"Allâhümmec'alhü lenâ feratan, vec'alhü lenâ ecren ve zuhrân. Allâhümmec'alhü lenâ şâfian ve müşeffean"
Manası: Ya Rabbi!.. Bunu bize takdim olunmuş bir sevab kıl!.. Onu bize sürekli ecir ve sürekli bir hayr eyle!.. Onu bizlere şefaatçi ve şefaati kabul edilmiş kıl!..
696 Resûl-i Ekrem (sav)'den rivayet edilmiş ve mecburi olan herhangi bir dua mevcud değildir.(619) Ancak zikrettiğimiz dualar; müctehid imamlar tarafından tavsiye olunmuştur. İmam mutlaka meyyit'in; ister erkek, ister kadın olsun göğsü hizasında durur. Zira göğüs kalbin bulunduğu yerdir. Mâlum olduğu üzere imanda kalble ilgili bir vakıadır. Bu şekilde durması; meyyitin mü'min olduğuna dair de bir işarettir.(620) Mü'minler; mutlaka kimin Cenaze Namazı'nı kıldıklarını bilmelidirler.
697 Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Bir çocuk doğduğu ve ağlıyarak ses çıkardığı zaman, onun üzerine Cenaze Namazı kılınır, eğer böyle bir ses çıkarmazsa namaz kılınmaz"(621) Hadis-i Şerifi'ni esas alan Hanefi Fûkahası: "Bir çocuk doğduğu zaman vefat etse; eğer istihlâl etmiş ise (ağlamış veya uzuvları hareket etmiş ise) ona isim konur, yıkanır ve cenaze namazı kılınır. İstihlâl: O çocuğun hayata geldiğine delâlet eden herşeydir. Eğer böyle bir durum mevcud değilse; insana ta'zim için bir beze sarılır ve üzerine namaz kılınmadan gömülür" hükmünde ittifak etmiştir.(622)
CENAZENİN TAŞINMASI VE DEFİN ETMEK
698 Cenazeyi dört erkeğin taşıması sünnettir. Ebi'l Mekarim'in Nikaye şerhinde de böyledir. Cenaze tabuta konduğu zaman; dört tarafından, her tarafında birer kişi olmak üzere tutularak taşınır. Cevheretü'n Neyyire'de de böyle zikredilmiştir.(623) İmâm-ı Şafiî (rha)'in kavline göre; iki kişinin taşıması sünnettir.(624) Eğer ölen kimse; komşu, akraba ve iyiliğiyle şöhret bulmuş bir mü'min ise, onun cenazesinin arkasından gitmek, nafile ibadetten daha hayırlıdır. Bahru'r Raik'te de böyledir. Cenazeye bir vasıta ile gitmekte bir beis yoktur. Fakat yaya gitmek daha efdaldir.(625) Vasıta ile gidenlerin; cenazeyi geçip gitmesi mekruhtur.
699 İmam-ı Merginani: "Cenazenin yavaş yavaş mı, yoksa süratli mi götürülmesi gerektiği" hususunu izah ederken: "Bu husus Resûl-i Ekrem (sav)'e sorulduğunda Peygamberimiz efendimiz cevaben buyurdular ki "koşmanın aşağısında (hızlı) bir yürüyüşle götürünüz" Dolasıyla cenaze yavaş yavaş değil, süratle götürülür"(626) hükmünü zikretmektedir. Şurası bilinmelidir ki; cenazenin arkasından "feryad-ü figan etmek, bağırmak, yaka bağır yırtmak" mekruhtur. Sessizce ağlamakta bir beis yoktur. Ancak sabretmek daha efdaldir. Cenazenin arkasından ateş veya mum yakmak da münasib değildir. Ayrıca kadınların cenazeyi takip etmeleri uygun bulunmamıştır.
700 Ölüyü defin etmek farz-ı kifayedir. Siracü'l Vehhac'ta da böyle zikredilmiştir. Sünnet olan mezar şekli lahiddir. Serahsi'nin muhıyt'inde de böyledir.(627) Resûl-i Ekrem (sav): "Lahid bizimdir. Yeri şak etme (yarma) ise bizim dışımızdakilere aittir" buyurmuştur.(628) Ölü; kıble tarafına gelen kısımdan mezara konur. Zira bunda ta'zim vardır. Meyyit'i lahid'in içine koyan kimse; "Bismillah!.. Alâ milleti Resûlullah" der. Zira Resûl-i Ekrem (sav) mü'min ölüleri mezara koyarken böyle söylemiştir.(629)
701 Zâruret bulunmadığı süre içerisinde; bir kabre iki veya üç cenaze koymak mekruhtur. Okunan Kur'an-ı kerim ölüye fayda verir. Muhtar olan kavil budur. Muzmarat'ta böyledir. Kabir ziyaretinde bulunmak ve kabrin yanında, ayakta durup duâ etmek caizdir. Mekruh değildir. Bahır'da da böyle zikredilmiştir. Bir cenaze tamamen çürümüş, toprak olmuş ise; o kabre başka birini defin etmek, kabir üzerine birşey ekmek ve bina yapmak caiz olur. Tebyin'de de böyledir. Başkasına ait bir toprağa mezar kazmak ve cenaze defin etmek, yer sahibinin izni olmadığı süre içerisinde caiz değildir. Eğer böyle bir durum zuhur ederse; yer sahibi muhayyerdir. Dilerse cenazeyi çıkarttırır veya üzerini tamamen düzleyip, ziraat yapabilir. Tecnis'te de böyledir.(630) Darû'l İslâm'da; mürtedler ise, herhangi bir mezarlığa defin edilmez, bir çukur kazılıp gömülür.
TA'ZİYEDE BULUNMAK
702 Ta'ziyye; sabır tavsiye etmek manasınadır. Ölü sahibine ta'ziyede bulunmak müstahsendir. Zahiriyye'de de böyledir. Ta'ziyenin vakti; ölüm hadisesinden itibaren üç gündür. Bu süreden sonra ta'ziye'de bulunmak mekruhtur. Ancak başka beldelerde ikâmet eden ve bu süre içerisinde ta'ziye'de bulunamayanlar müstesnadır. Eğer ölü sahipleri sabırlı ve sakin ise, defin hadisesinden önce de "Ta'ziye" yapılabilir. Ölünün bütün akrabalarına ta'ziye'de bulunmak müstehabtır. İbn-i Abidin; "Ta'ziye yapan kimse; "Allah sana ecri cezil, sabrı cemil ihsan eylesin. Meyyiti de afv ve mağfiret buyursun" der" hükmünü zikrediyor.(631) Feteva-ı Hindiyye'de "Ta'ziyelerin en güzeli Resûl-i Ekrem (sav) efendimizin ta'ziyesidir. Resûlullah (sav) şöyle derdi: "Şüphesiz ki alan da veren de Allahû Teâla (cc)'dır. Ecel-i müsamma'da onun katındadır. Kimin ne zaman öleceğini ancak ve ancak o bilir" hükmü kayıtlıdır.(632) Ta'ziye'de asıl olan; ölünün yakınlarına sabır tavsiye edici ve onların acılarını dindirici sözler söylemektir.
703 Mevlid; kelime olarak doğum zamanı, doğum yeri veya doğmak manalarına kullanılır. Genellikle Resûl-i Ekrem (sav)'in "Doğum Gecesi" için kullanılmıştır. Araplar arasında mevlid olarak; "Baned Suad" "Kaside-i Bürde" ve "Hemziyye" gibi metinler vardır. Türkçe'de de yirmiye yakın "Mevlid"le ilgili şiir mevcuddur. Mevlid merasimleri ilk defa; "Gulat-ı Şia'nın" hakim olduğu Fatimi devletinde düzenlenmiştir!.. İbn-i Abidin müzik ve eğlenceden başka birşey olmadığını kaydetmekte ve kat'iyyen mevlid okutturulmamasını tavsiye etmektedir.(633) Ayrıca halk arasında "ölünün 40. veya 52. gecesi" adı altında yapılan törenler de; bid'at'tır!.. Esasen bunların bir kısmı; gayr-i müslimlerden (zımmilerden) geçmiştir. Ölüm ve doğum yıldönümleri, yılbaşı kutlamaları, kadınlı-erkekli düğün merasimleri, caddelere heykel ve büstlerin dikilmesi, kırkıncı gün ve sene-i devriyye ihtifallerini bu meyanda sayabiliriz.(634) Bunların tamamı gayr-i müslimlerden gelmiştir.
704 Resûl-i Ekrem (sav): "Ölülerinizin iyiliklerini anın, kötülüklerini söylemeyin"(635) emrini vermiştir!.. Mü'minler; kendilerinden olan (yani mü'min olan) kardeşleri öldükten sonra, kat'iyyen onun kötülüklerinden bahis etmezler. Ayrıca bu kardeşlerini anmak için de; yılın belli günlerini tayin etmekten şiddetle kaçınırlar. Herhangi bir cenazeye "çelenk" göndermek, çok büyük bir hakarettir. "Zira "çelenk" batı toplumlarında; "haç" işaretinin çiçeklerle süslenmesi sonucu ortaya çıkmış bir adettir. Müslüman bir ölüye "çelenk" göndermek, onu "haç" taşıyan bir Hristiyana benzetmek demektir. Bundan daha büyük bir hakaret düşünülebilir mi?
705 Resûl-i Ekrem (sav): "Kur'an-ı Kerim'i okuyunuz, fakat onunla dünyalık kazanıp yemeyiniz"(636) emrini vermiştir. Ayrıca Hz. Ömer (ra)'in ücretle Kur'an-ı Kerim okuyan ve bunu geçiş vasıtası haline getirenleri tehdit ettiği de bilinmektedir.(637) İbn-i Abidin: "Bazıları ücretle Kur'an okumaya caizdir diyorlar, bunlar bir şeye dayanıyorlar mı derseniz, derim ki; evet fetva veriyorlar. Fakat neye dayandıklarını sorsan, onlar da yeryüzünün şarkını ve garbını arasalar, sağlam bir delil bulamazlar"(638) diyerek, meseleye açıklık getiriyor. İmam-ı Serahsi: "Müslümanlara has olduğu sabit olan her türlü ibadet karşılığı ücret almak batıldır"(639) hükmünü beyan ediyor. Sonuç olarak; Kur'an-ı Kerim okumak bir ibadettir. Dolayısıyla bu ibadetten hasıl olan sevap okuyana aittir. Bu sevabın, para ile satılması düşünülemez. Mü'minler; ölmüş olan kardeşleri için Kur'an-ı Kerim okurlarsa, kardeşlik hukukuna riayet etmiş olurlar. Bunun için ayrıca ücret talebinde bulunmamaları şarttır.
MEZAR ZİYARETİ
706 Kabirleri ziyaret etmek ve yanlarında ayakta duâ okumak da sünnettir. Nitekim Resûl-i Ekrem (sav) "Bakia" mezarlığına çıktığı zaman bu şekilde yapmıştır. Kabristan'da "Yasin-i Şerif" okumak da, sünnetle sabit olmuştur. Nitekim: "Her kim kabristana girer de Yasin Sûresi'ni okursa o gün Allah kabirdekilerin azaplarını hafifletir. Okuyana oradakilerin sayısınca sevap verilir"(640) Hadis-i Şerifi, bunun delilidir. Yasin Sûresi'ni bilemeyen mükellef; Kur'an-ı Kerim'den Fatiha, Ayete'l Kürsi ve İhlâs okur. "Ya Rabbi; okuduğumun sevabını fûlana ve burada yatanlara ulaştır" diye dua eder.
ŞEHİDİN TARİFİ VE HÜKMÜ
707 Kur'an-ı Kerim'de: "Allah yolunda öldürülmüş olanlar için "Ölüler" demeyin. Bilakis onlar diridirler. Fakat siz iyice anlayamazsınız"(641) hükmü beyan buyurulmuştur. Yine bir başka Ayet-i Kerime'de: "Allah yolunda öldürülenleri sakın "ölüler" sanmayın. Bilakis onlar Rableri katında diridirler. (öyle ki Allahû Teâla (cc)'nın) Lûtf-û inayetinden, kendilerine verdiği (şehidlik mertebesi) ile hepsi de şâd olarak (Cennet nimetleriyle) rızıklanırlar. Arkalarından henüz onlara katılamayanları (Şehid olacak kardeşleri) için de: "Onlara hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir" diye müjde vermek isterler"(642) buyurulmaktadır. Hanefi Fûkahası; şehidlerin Allahû Teâla (cc) katında diri olduğunu esas alarak, diğer cenazelerle bir tutulmamış, "şehid" bahsini ayrı olarak ele almıştır. Molla Hüsrev: "Müslüman, akil ve baliğ olup zulmen öldürülen kimseye şehid denir" tarifini yapıyor.(643) Alaûddin El Haskafi "Şehid" kelimesini tahlil ederken: "Şehid; feil vezninde olup, mef'ûl manasınadır. Çünü cennetlik olduğuna şahidlik edilmiştir. Yahud fail manasınadır. Zira şehid rabbi katında diridir. Binaenaleyh bizzat kendisi şahiddir" hükmünü zikrediyor. İmam-ı Merginani'de ise tarif biraz daha değişik: "Şehid; müşriklerin katlettiği veya cihad meydanında kendisinde bir eser olduğu halde bulunan veya kendisini müslümanların zulmen katlettiği kimsedir"(644) Dikkat edilirse; "Şehid"ler Allahû Teâla (cc) katında diridirler ve tevhid mücadelesinin ebedi şahidleridirler. Feteva-ı Hindiyye'de: "Şehid; saldırgan kafirler (harbi) veya bağyi'ler (Ulû'lemr'e karşı haksız olarak ayaklanan) veyahud da yol kesici (eşkiyalar) tarafından öldürülen kimse demektir"(645) tarifi kayıtlıdır. Allahû Teâla (cc)'nın indirdiği hükümlerin galip gelmesi için ihlasla "cihad" eden ve bu uğurda "şehid" olanların "cennet ehli" olduğu kat'i nasslarla sabittir. Her "Mürşid-i Kamil"; kendisine müracaat eden mü'minleri "Cihad"a ve şehadete hazırlar. Eğer bu hususta gayret sarfetmiyorsa, kat'iyyen "Mürşid-i Kamil" değildir.
708 Resûl-i Ekrem (sav)'in şehidlerle ilgili olarak: "Siz şehidleri yaralarıyla, kanlarıyla tekfin edin ve kat'iyyen yıkamayın" buyurduğu bilinmektedir.(646) Feteva-ı Hindiyye'de: "Şehidler yıkanmazlar ve üzerlerine bu durumda iken cenaze namazı kılınır. Serahsi'nin muhıyt'inde böyle zikredilmiştir. Şehid kanı ve elbisesiyle defin edilir. Kafi'de de böyledir. Şayed şehidin elbisesine necaset bulaşmışsa (savaş esnasında) bu yıkanır. İtabiye'de de böyle zikredilmiştir"(647) hükmü kayıtlıdır. Şehidin üzerinde bulunan ve elbiseye dahil olmayan; silah, kalkan, zırh, mest ve giydiği başlık çıkarılır.
709 Bir kimsenin şehid olabilmesi için aranan ilk şart; mü'min olmasıdır. İkinci şart: Akil-baliğ olmasıdır. Üçüncü şart: Zulmen öldürülmesidir.(648) Bu üç şartta ittifak vardır. Temiz olması meselesine gelince; "Cünüb olan erkek veya hayızlı ve nifaslı olan kadın şehid olursa, yıkanır mı?" meselesinde ihtilaf vardır. İmam-ı Azam Ebû Hanife (rha)'nin kavline göre, yıkanması icab eder. İmameyn'in ictihadı ise; cünüblük sebebiyle vacip olan gusül, şehadetle birlikte düşer. Sahih olan rivayete göre Hz. Hanzale (ra) şehid olduğu zaman, melekler onu yıkamışlardır.(649) Burada "Zûlmen öldürülme" kavramı üzerinde duralım; "Hadd'lerin tatbiki veya kısas sebebiyle öldürülenler" adaletin gereği olarak öldürülmüştür. Zira adalet; Allahû Teâla (cc)'nın indirdiği hükümlere göre amel etmektir.(650) Zıddı ise zulümdür. Tağuti güçlerin heva ve heveslerinden kaynaklanan kanunları gereğince öldürülen her mü'min (Zulmen öldürüldüğü için) "şehid" hükmündedir. Burada "Mü'min" kaydını hasseten zikrediyoruz. Zira Allahû Teâla (cc)'nın indirdiği hükümleri tasdik etmeyen ve hatta şeriata karşı savaş açan kimseler, herhangi bir sebeble öldürüldüğü zaman "şehid" olmazlar. Maalesef günümüzde; İslâm'a düşmanlıklarıyla ma'ruf olan ideolojiler, "şehid" kavramını yozlaştırabilme gayretindedirler. Mahiyeti küfür olan ideolojilere itikad eden kimseler; kendi ölülerine başka bir isim bulamadıkları için "şehid" demekten çekinmiyorlar!.. Onların hiç birisi "şehid" değildir. Tağuti güçlerin birbirleriyle mücadelelerinde veya savaşlarında; ölen hiç kimse "şehid" değildir. Tağuti güçlerin emri ile savaşan kimseler de; velev ki müslüman dahi olsalar, şehid olamazlar. Zira "şehadet mertebesi"; Allahû Teâla (cc)'nın, kendi rızası için savaşanlara ihsan buyurduğu bir ni'mettir. Ne mutlu şehadet nimetine talib olanlara!..
710 Tağuti güçlerin, bağyilerin ve eşkiyaların saldırısına uğrayan bir mü'min; bu saldırı anında vefat ederse, "şehid", saldırıdan sonra bir müddet daha yaşarsa (konuşur, yer, içer, ilaç alır ve vasiyyet ederse) "Mürtes" hükmüne dahil olur. Esasen "Mürtes"te; ahiret ahkamı noktasından "şehid"dir. Buradaki incelik şudur: Mürtes; yıkanır, kefenlenir ve cenaze namazı kılınarak defin edilir. Şehid ise; kanlı elbiseleriyle ve yıkanmadan, cenaze namazı kılınarak defnedilir. Malûm olduğu üzere Hz. Ömer (ra) ve Hz. Ali (ra) "Bağyi'ler" tarafından suikasta uğradıkları zaman evlerine götürüldüler. (yani saldırı yerinde bırakılmadılar) Resûl-i Ekrem (sav)'in kavl-i şerifi gereğince, her ikisi de şehid oldular. Kafi'de de böyle zikredilmiştir.(651) Ancak her ikisi de; yıkandı, kefenlendi ve cenaze namazları kılınarak defin edildiler. İşte "Mürtes" ile ilgili ahkamın delili; Sahabe-i Kiram'ın bu amelidir. Allahû Teâla (cc) kendi rızası için "Cihad"a ve "Şehadet"e talib olanlara, cennet nimetlerini va'd etmiştir. Firaset sahibi mü'minler indinde, bu nimetin mahiyeti malûmdur.