EMANET VE EHLİYET



TALAK'IN (BOŞANMA'NIN) TARİFİ VE MAHİYETİ
1147 Önce "Talak" kelimesi üzerinde duralım. Lügat manası; mutlak surutte bağı kaldırmak, çözmek ve salıvermektir.(154) İslâmŒ ıstılahta: "Nikâh akdini, hususi bazı lafızlarla halen ve mealen ortadan kaldırmaya talak denir"(155) tarifi esas alınmıştır.
1148 Boşanmanın caiz olduğu; kitap sünnet ve icma ile sabittir. Kur'an-ı Kerim'de: "Ey Peygamber!.. Kadınları boşamak istediğiniz zaman onları (hayız hallerinden) temizlenmeleri vaktinde boşayın"(156) hükmü beyan buyurulmuştur. Yine bir başka ayet-i kerime'de: "Talak ikidir. Ondan sonra kadınları, ya iyilikle tutmak, ya güzellikle salıvermek vardır."(157) buyurulmaktadır. Hz. Ömer (ra)'den riveyet edilmiştir: "Resûl-i Ekrem (sav) karısı Hafsa'yı boşadı, sonra yine ona rücû etti."(158)
1149 İmam-ı Merginani; nikâhın dünyevi ve uhrevi bir-çok maslahatlara tealluk ettiğini izah ettikten sonra: "Talak'ın mübah kılınmasının sebebi, musibetten kurtulmaya ihtiyaç olduğu içindir."(159) hükmünü zikreder. Esasen nikâh sebebiyle ortaya çıkan dünyevi ve uhrevi maslahatlar ortadan kalkar, kadın ve erkeğin bir arada yaşaması imkânsız hale gelirse, boşama vacib olur. Eşlerin birbirlerine karşı şiddetli kin ve buğzu gibi!..(160) İbn-i Hüman, boşanma sebebleri arasında şu hususları zikreder: "Eşlerin birbirlerinden nefret etmesi, şiddetli geçimsizlik, cinsi acz sebebiyle vazifelerini yerine getirmemek, fuhuşla irtikap ve Allahû Teâla (cc)'nın kesin emirlerini bütün ikazlara rağmen terk etmekte ısrar!..(161) Dürri'l Muhtar'da: "Hatta ezâ veren veya namazı terkeden kadını boşamak müstehab olur. (Gaye). Bu şunu ifade eder ki, namaz kılmayan kadınla geçinmekte günah yoktur. İyilikle elde tutmak mümkün değilse, kadını boşamak vacip, talak (Boşama) bid'i olursa haramdır. Talakın iyiliklerinden biri de onunla kötülüklerden kurtulmaktır" hükmü kayıtlıdır. İbn-i Abidin bu metni şerhederken, şunları beyan etmektedir: "Eza veren kadın, sözünü mutlak bırakmıştır. Binaenaleyh kendine eza verenle, başkasına eza verene; diliyle eza verenle, fiiliyle eza verene de şamildir. "Veya namazı terkeden" öyle anlaşılıyor ki, namazdan başka farzları terketmek de namaz gibidir. İbn-i Mes'ud (ra)'nın "Kadının mehri boynumda borç olarak Allahû Teâla (cc)'ya kavuşmam, namaz kılmayan bir kadınla geçinmemden daha hayırlıdır" dediği rivayet olunur. "Bu, şunu ifade eder ki.." Yani, boşamanın müstehab olması, namaz kılmayan kadınla geçinmenin günah olmadığını ifade eder. Bunu Bahır sahibi söylemiş ve şöyle demiştir: "Onun için feteva kitaplarında ûlema, erkek karısını, namazı terkettiği için dövebilir demişlerdir. Fakat buna bel bağlamamışlardır. Halbuki, kadını, namazı terkettiği için dövmek hususunda iki rivayet vardır. Bunları Kadıhan zikretmiştir. "İyilikle elde tutmak mümkün değilse..." Meselâ erkek enenmiş veya aleti kesik yahut kalkınamaz olursa; yahut şekkaz veya bağlı olursa, kadını boşaması vacip olur. Şekkaz; kadınla düşüp kalkmazdan önce aleti kalkıp, sonra cim'a için kalkmayan kimsedir. Bağlıdan murad, sihirlenen kimsedir."(162)
1150 Feteva-ı Hindiyye'de: "Koca, karısını istediği zineti yerine getirmediği, şer'an temiz olduğu halde davetine icabet etmediği, namaz kılmadığı veya namazın şartlarını yerine getirmediği için dövebilir. Fethû'l Kadir'de de böyledir. Bir kimsenin namaz kılmayan bir karısı olursa, o kimse mehrini ödemeye gücü yetmese dahi onu boşayabilir"(163) hükmü kayıtlıdır. Dolayısıyla kadının, bütün nasihat ve ikazlara rağmen, Allahû Teâla (cc)'nın farzlarına riayet etmemesi, meşru bir boşama sebebidir.
1151 Meşru herhangi bir sebeb mevcud değilken boşamak mekruhtur!.. Ayrıca kadının, meşru bir sebeb yokken boşanmayı arzu etmesi de caiz değildir. Nitekim Resûl-i Ekrem (sav): "Kocasından, bir zaruret olmadan boşanmayı isteyen kadına cennet kokusu haram olur"(164) buyurmuştur. Esasen nikâh; ümmetin nüfusunun çoğalması ve nefsin ıslah edilmesi noktasından çok önemlidir. Şer'i herhangi bir özür mevcut değilken, sırf nefsani arzuları dikkate olarak boşamak "Nikâh'ın" hafife alınmasına sebeb olur. Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Allahû Teâla (cc) indinde, helalin en sevimsizi talaktır"(165) buyurduğu bilinmektedir. Boşamak, en son gündeme gelecek bir hadisedir. Ancak bazı hallerde "Vacip" olur.
TALAK'IN (BOŞAMA'NIN) RÜKNÜ
1152 Feteva-ı Hindiyye'de: "Talak'ın (Boşama'nın) rüknü; kocasının karısına hitaben "Sen boşsun" demesi veya buna benzer bir söz söylemesidir! Kafi'de de böyledir.(166) hükmü kayıtlıdır. İslâm dini; (istisnai haller hariç) boşamada erkeğin iradesinin esas olduğunu beyan etmiştir. Ancak, nikâh akdinden sonra da erkek, karısına boşama yetkisi verebilir. Buna "Tevfiz-i Talak" denilmiştir. Bunun "Vekalet'le" de herhangi bir ilişkisi yoktur. Çünkü vekil her an azledilebileceği halde; tevfiz hakkı tıpkı temlik gibidir. Mutlak olarak verildiği takdirde erkek için vazgeçme hakkı yoktur.(167) Her iki tarafda (Hem erkek, hem kadın) talak (boşanma) hususunda irade sahibi olur.
1153 İmam-ı Merginani: "Akıl-Baliğ olduğu zaman her kocanın talakı (boşaması) geçerli ve sahih olur. Ancak sâbinin. mecnunun ve uyuyan kimsenin boşaması sahih değildir. Çünkü Resûl-i Ekrem (sav): "Her talak caizdir. Sadece küçük çocuğun (sabinin) ve bunamışın (mecnunun) talakı caiz değildir." buyurmuştur. Malumdur ki ehliyet: temyiz kudreti olan akıl iledir. Küçük çocuk ve mecnun (bunamış); temyiz kudreti noktasından aklı yok hükmündedir. Uyuyan kimsenin de boşama hususunda rıza ve ihtiyarından söz edemeyiz."(168) hükmünü beyan etmektedir.
1154 SARHOŞ İKEN BOŞAMA: Hanefi fûkahası; "Allahû Teâla (cc)'nın muhkem ayetleri ve Resûl-i Ekrem (sav)'in mütevatir sünnetleriyle haram kılınan herhangi bir müşkilatı kendi iradesiyle kullanan kimsenin boşaması (talak'ı) muteberdir."(169) hükmünde müttefiktir. Zira Kur'an-ı Kerim'de: "Ne söylediğinizi bilinceye kadar sarhoş iken namaza yaklaşmayınız"(170) hükmü beyan buyurulmuştur. Bu ayeti kerimede hitab sarhoşlaradır. Dolayısıyla mükellef tutulmuşlardır. Feteva-ı Hindiyye'de; "Mezhebimize göre, herhangi bir müskirat veya nebiz ile sarhoş olan kimsenin talakı (boşaması) muteber ve vaki olur. Serahsi'nin Muhıyt'inde de böyledir. Zorla veya zaruretten dolayı içki içip sarhoş olan ve o sırada karısını boşamış bulunan kimse hususunda ihtilaf edilmiştir. Sahih olan kavle göre; bu kimseye (İkrah sebebi veya zaruret dolayısıyla içtiği için) hadd tatbik edilmeyeceği gibi, talakı da vaki olmaz. Bu durumdaki tasarrufu geçerli değildir. Feteva-ı Kadıhan'da da böyledir."(171) hükmü kayıtlıdır. Sonuç olarak; İslâm dininin haram kıldığı herhangi bir müskiratı kendi arzusuyla içip, sarhoş olan kimsenin talakı muteberdir. Sütleğen otu, bal şerbeti veya bunun gibi mübah olan bir yiyecek sebebiyle veya kendi iradesinin dışında (ikrah ve zaruret) olursa müstesnadır. Müçtehid imamlardan bir kısmı (İmam-ı Kerhi, İmam-ı Tahavi, Ahmed b. Hanbel) "Sarhoşun aklı zail olmuştur. Halbuki tasarruf ehliyeti için temyiz kudreti şarttır. Dolayısıyla sarhoşun talakı muteber olmaz" hükmünü bayan etmişlerdir. Hanefi fûkahası: "Sarhoşun aklı, haram olan müskirat sebebiyle ve kendi ihtiyarıyla ortadan kalkmıştır. Dolayısıyla içki içmeyi menetmek için (talakın muteber olması) hükmen bakidir" hükmünde ittifak etmiştir. Sonuç olarak; kendi arzusuyla haram olan bir müskiratı kullanan kimse sarhoş olur ve o halde iken karısını boşarsa, bu talak (boşanma) sahihtir.
1155 MÜKREH'İN (ZORLANAN KİMSENİN) BOŞAMASI: Hanefi fûkahası; "Akıllı ve büluğa ermiş her kocanın; isteyerek veya ikrah altında iken yaptığı her talak (boşama) muteberdir."(172) hükmünde müttefiktir. Sahabe-i Kiram'dan bir zat, öğle uykusunda iken; karısı göğsüne binmiş ve hançerini çekerek: "Beni üç defa boşa, aksi takdirde öldürürüm" demiştir. Bu tehdit karşısında, üç defa boşamak mecburiyetinde kalmış ve daha sonra Resûl-i Ekrem (sav)'e müracaat ederek, maruz kaldığı durumu izah etmiştir. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (sav): "Boşamada öğle uykusunun hükmü yoktur" buyurarak talakın muteber olduğunu zikretmiştir. Hanefi fûkahası "İkrah rızayı kaldırsa dahi ihtiyari ortadan kaldırmaz. Zorlanan kimse iki şerrin evhenini tercih ederek irade ve ihtiyarını beyan etmiştir. Rızanın bulunmaması neticeyi değiştirmez" hükmünde ittifak halindedir. Şafii fûkahası ise, ihtiyar ile rızanın birbirinden ayrılamayacağını esas almıştır. İkrah altındaki kimse boşamaya (talaka) razı değildir. Dolayısıyla, Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Şüphesiz Allah, ümmetimden, hata, unutma ve yapmaya zorlandıkları şeyin hükmünü kaldırmıştır." hadis-i şerifi esastır. İkrah sebebiyle ortaya çıkan talakın hükmü yoktur. Hanefi fûkahası bu hadis-i şerif'in; ahiretteki hükümle ilgili olduğunu; hata, unutma ve ikrar sebebiyle yapılan amellerden, hesaba çekilmeyeceğinin bilindiğini zikretmektedir.(174)
1156 GAYR-İ CİDDi (ŞAKA VE OYUN İÇİN) BOŞAMA: Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Üç şey vardır ki, bunların ciddisi de ciddi, şakası da ciddidir. Bunlar nikâh, talak ve yemindir."(175) buyurduğu bilinmektedir. Hem Hanefi, hem Şafii fûkahası; "Bir mükellef; şaka veya oyun (eğlence) için karısını boşamış olsa, bu muteberdir."(176) hükmünde müttefiktir.
1157 Dövülmek veya başına vurulmak gibi bir sebeple; temyiz kudretini kaybedpb, aklı zail olan kimsenin bu durumda iken yaptığı talak muteber değildir.(177)
1158 Dilsizin (Ahras, konuşamayan) talakı işaretle vaki olur.(178) Zira bu işaretler; (Ahras için) söz yerine kaimdir. Feteva-ı Hindiyye'de: "Dilsiz (Ahras) olan kimsenin bu husustaki malûm işaretleriyle talakı (boşaması) vaki olur. Buradaki dilsizden kasıt; anadan doğma dilsiz olan veya sonradan ahras (dilsiz) olmasına rağmen, bu hali ölünceye kadar devam eden kimsedir. Dilsizin (Ahras'ın) bu konudaki işaretlerinin anlaşılması da şarttır. Muzmarat'ta da böyle zikredilmiştir. Dilsizin mektub yazmaya gücünün yetip-yetmemesi arasında fark yoktur. Fethû'l Kadir'de de böyledir. Bilinen bir işareti olmayan veya yaptığı işaretin mahiyeti hakkında şüpheye düşülen ahrasın (Dilsizin) bu işareti batıldır. Mebsut'ta da böyledir. Ahraslığı (dilsizliği) sonradan olan ve devamlı bulunmayan (Ara ara konuşabilen veya zorlamayla konuşabilen) kimsenin işaretlerine itibar olunmaz. Ahras (Dilsiz) işaretle; üçten daha az talakta bulunmuşsa, bu talak, talak-ı ric'dir. Muzmarat'ta da böyledir. Nihaye'nin sonunda Timûrtaşi'den naklen; ahraslığın (Dilsizliğin) devamlılığının takdiri, bir senedir" denilmiştir. İmam'dan gelen rivayette ise; "Sonradan ahras olan kimsenin, bu vasfı ölünceye kadar devam ederse, işareti ile talakı vaki olur." denilmiştir. Alimlerimiz, "Fetva bu son kavil üzerinedir" demişlerdir. Nehrû'l Faik'te de böyledir. Ahras (dilsiz) karısını boşadığına dair bir mektup veya yazı yazarsa, bu yazısı ile talakı (boşaması) vaki olur. Hidaye'de de böyledir"(179) hükmü kayıtlıdır.
1159 Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Talak erkeklerin, iddet beklemek ise kadınlarındır."(180) buyurduğu bilinmektedir. "Tevfiz"; erkeğin kendi elindeki bir haktan (boşama hakkından) kadına temlikte bulunmasıdır. "Tevfiz" hakkı verildiği zaman; hem erkek, hem kadın talak hususunda yetkili olur. Aksi takdirde (istisnai durumlar hariç) boşama hakkı sadece ve sadece erkeğe aittir.(181) Yeryüzündeki hiçbir güç; erkekten, bu hakkı zorla alamaz.
BOŞAMA'DA SARİH VE KİNAYELİ SÖZLER
1160 Dürri'l Muhtar'da: "Talak'ın lafızları; sarih ve ona mülhak olan sözlerle kinaye lafızlardır. Talakın mahalli, nikâhlı kadındır. Ehli de, akıl-bâliğ ve uyanık olan kocadır. Rüknü istisnadan hali olan lafz-ı mahsustur"(182) hükmü kayıtlıdır. Hanefi fûkahası: "Talaka ehil olan koca; karısını sarih ve kinayeli sözlerle boşayabilir"(183) hükmünde müttefiktir. Sarih söz; kendisiyle neyin murad edildiği açıkça anlaşılan sözdür.(184) Meselâ; "Ben seni boşadım" veya "Sen şu günden itibaren boşsun; iddetini bekle!..." gibi!.. Sarih sözle yapılan talakta; mükellefin niyeti önemli değildir. Zira niyet etse de, etmese de, talak vaki olur.(185)
1161 Bizzat talak için konulmayıp; talaka veya talaktan başkasına muhtemel olan söze "Kinayeli Söz" denir. Daha açık bir ifadeyle; kendisiyle neyin murad edildiği gizli olan, ancak mükellefin niyeti ve halinin delâletiyle kavranabilen sözdür.(186) Talak niyeti ile; "iddetini bekle rahimini istibra et veya sen bilirsin" gibi sözler sarfedilirse, ric'i talak vaki olur. Hanefi fûkahası, kinayeli sözlerle talak hususunda üç hal üzerinde durmuştur. Bunlar:
1) Rıza ve mülayemet hali
2) Karı-kocanın boşanma hususunu aralarında müzakere etme hali
3) Şiddetli geçimsizlik ve kavga durumunda teşekkül eden öfke hali!(187) Genel olarak rıza ve mülayemet halinde; niyet sözkonusu olmadığı durumda, kinayeli lafızlarla talakın vaki olmayacağı esas alınmıştır. Diğer iki halde ise durum farklıdır. Şöyle ki; şiddetli geçimsizlik ve kavga halinde iken: "Defol, annenin ve babanın yanına git" diyen veya "İddetini bekle" emrini veren koca, boşamaya niyet etmiştir!.. Boşanmayı aralarında müzakere eden karı-koca arasındaki galip olan hal de budur!.. Ancak talaka ehil olan koca; "Ben bu sözümle boşamaya niyet etmedim, boşayabileceğimi ihsas ettirdim" derse, iddiası kazaen tasdik olunur. Zira, "Defol!.. Annenin ve babanın yanına git!.." sözü hem talaka, hem de talaktan başka bir şeye hamledilebilir. "İddetini bekle" emri ise farklıdır. Sonuç olarak; kinayeli lafızlarda ehil olan kocanın niyeti esastır.
TALAK'IN (BOŞAMANIN) HÜKMÜ
1162 Talak'ın hükmü; karı koca arasındaki ayrılığın "Talak-ı Ric'i" de, kadının iddet müddeti bitince, "Talak-ı Bain"de ise; derhal vukû bulmasıdır."(188) Şimdi "Talak-ı Ric'i" ve "Talak-ı Bain" üzerinde duralım.
1163 Kur'an-ı Kerim'de: "Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç hayız ve temizlenme müddeti beklerler. Eğer onlar Allah'a ahiret gününe inanıyorlarsa, Allah'ın kendi rahimlerinde yarattığını (söylemeyerek) gizlemeleri onlara helal olmaz. Kocaları ise bu bekleme (iddet) müddeti içinde barışmak isterlerse, onları geri almaya (herkesten) daha layıktırlar. Erkeklerin meşru surette kadınlar üzerindeki (Hakları) gibi, kadınların da onlar üzerinde (daha üstün) bu dereceye sahiptirler. Allah mutlak galiptir, gerçek hüküm ve hikmet sahibidir."(189) hükmü beyan buyurulmuştur. Dolayısıyla yeniden nikâh akdine ve mehir tesbitine lüzum olmaksızın, kadının iddet müddetiyle sınırlı olarak, geri dönme imkanı veren talaka "Ric'i talak" denir. Hanefi fûkahası: "Bir erkeğin kendisiyle cinsi temas (Cim'a) ettiği karısını, bir mal karşılığı ve mübalağa ifade eden sözlerden uzak, sarih boşama sözleriyle boşamasına "Ric'i Talak" denir" tarifini esas almıştır.(190) Dikkat edilirse, bu tarifte, ric'i talak'ın şartları beyan edilmiştir. Şöyle ki; a) Talak, cinsi temastan (Cim'adan) sonra vukû bulmuş olmalıdır. b) Bir mal karşılığında (Hul sebebiyle) olmamalıdır. Zira mal karşılığı talak, "Bain" talaktır. c) Talaka ehil olan koca, karısını sarih sözlerle boşamalı, üç talakın tamamını zikretmemeli ve talak sırasında şiddet ve mübalağa ifade eden lafızlardan uzak durmalıdır.
1164 RİC'İ TALAK'IN HÜKÜMLERİ: Ric'i talakta, nikâh, iddet müddetinin sonuna kadar devam eder. Dolayısıyla kadın, iddet müddetinin sonuna kadar, kocasına haram değildir. Ancak şehvetle kucaklama, öpme ve cinsi temas halinde, rücû etmiştir. Tabii olarak talak (boşama) haklarından birisini kaybeder. İddet müddeti içerisinde; karı veya kocadan birisi ölürse, birbirlerine varis olurlar. Eğer koca; iddet müddetinin sonuna kadar karısına rücû etmezse, iddet bittiği andan itibaren birbirlerine yabancı (Mahrem) olurlar. Bu durumda (Eğer üç talak hakkını kullanmamışsa) yeniden nikâh akdi ve mehir tesbiti ile evlenebilirler. Ancak iddet müddetinin sonunda kadın; hür ve tekliflere muhatab hale gelmiştir. Bir başkasıyla da evlenebilir. İddet müddetinin sonunda mehrinin tamamını talep etmek hakkıdır.(191)
1165 Resûl-i Ekrem (sav)'in; Hz. Hafsa (r.anha) validemizi boşadığı ve daha sonra rücû ettiği bilinmektedir.(192) İslâm uleması: "Zifafa girdiği karısını boşayan kimse, iddeti bitmeden talakdan rücû edebilir. Ayrıca bir kimse, zifafa girdiği karısını ric'i bir talakla boşasa, ister sağlıklı, ister hasta olsun, kendisi veya karısı iddet müddeti bitmeden önce ölürse, birbirlerine mirasçı olurlar" hükmünde icma etmiştir. Tek bir ihtilaf mevcud değildir.
1166 Talak-ı Ric'i den sonra; kadının iddet müddeti içerisinde iken, henüz baki olan nikâhı devam ettirmeye "Rec'at" denir. Hanefi fûkahası, Rec'at'ın müstehab olduğu hususunda müttefiktir.(193) Feteva-ı Hindiyye'de: "İki çeşit rec'at vardır. Bunlar: Sünnete uygun olan rec'at ve Bid'at olan rec'attır. Sünnete uygun olan rec'at: "Kocanın, karısına (talak'tan döndüğünü) söz ile bildirmesi ve bu hususta iki şahid tutmasıdır." Bir kimse karısına rücû ettiği zaman sözle müracaat edip: "Sana geri döndüm, müracaat ettim" veya "Karıma müracaat ettim" der, bu hususta iki şahit tutmazsa veya şahid tuttuğu halde onlara bildirmezse, bu "Bid'at" olur. Fakat bu şekilde rec'at de sahihtir, ancak sünnete muhaliftir. Bir kimse karısına cim'a etmek, şehvetle öpmek veya fercine şehvetle bakmak gibi amellerde bulunursa, ona müracaat etmiş sayılır. Ancak bu şekildeki rücû (Rec'at) mekruhtur. Müstehab olan; kocanın şahidleri tuttuktan ve onlara durumu beyan ettikten sonra rec'at etmesidir. Cevheretü'n Neyyire'de de böyledir."(194) hükmü kayıtlıdır. Bu hususta İbn-i Ömer (ra)'den gelen hadis-i şerif esas alınmıştır. Resûl-i Ekrem (sav), İbn-i Ömer (ra)'e hayız halinde iken boşadığı karısına rec'at etmesini ve bu hususta da iki şahid tutmasını emretmiştir. İki şahit tutulması maslahat noktasından müstehabtır, ancak rec'at'ın şartı değildir. Şafii fûkahası, Hz. Ata'dan rivayet edilen "Rec'at beyyine iledir" haberini esas alarak; "Rec'at sözlü olarak yapılır, fiille yapılmaz. Ayrıca, kocanın, rücû ettiğine dair iki adil şahid bulundurması da şarttır"(195) hükmünde ittifak etmiştir.
1167 TALAK-I BAİN: Nikâh akdini derhal ortadan kaldıran ve aile hayatını sona erdiren talaka "Bain (ayrılığı gerektiren) talak" denir. Bunlar a) Nikâh akdinden sonra, zifafa girmeden (Cinsi temasta bulunmadan) koca karısını boşarsa bu "Bain Talak" olur. Zira bu gibi durumda iddet sözkonusu değildir. b) Karı-Koca, İslâmŒ bir hayat yaşamayacakları hususunda ittifak eder ve kadın, bir miktar mal vermek suretiyle boşanmayı talep ederse, kocası da buna razı olursa "Bain" talak meydana gelir.(196) c) Koca, üçüncü boşanma hakkını kullanırsa, bu durumda da bain talak maydana gelir.
1168 TALAK-I BAİN'İN HÜKÜMLERİ: Talak-ı Bain'de; evlilik hayatı derhal sona erer. Ancak kadın; iddet müddeti içerisinde kocasının evinde kalır ve nafakası (bu süre içerisinde) geçerlidir. Mehrin tamamını derhal kadına vermek mecburiyetindedir. Birbirlerine varis olamazlar.(197) Sadece cinsi temastan önce boşanan kadın için nafaka yoktur.
TALAK'TA (BOŞANMADA) DİKKAT EDİLECEK HUSUSLAR
1169 Kur'an-ı Kerim'de: "Ey Peygamber, kadınları boşayacağınız vakit, iddetlerine doğru boşayın. O iddeti de sayın. Rabbiniz olan Allah'tan korkun. Onları evlerinden çıkarmayın, kendileri de çıkmasınlar. Meğer ki apaçık bir kötülük (meydana) getirmiş olsunlar. Bunlar, Allah'ın hudududur. Kim Allah'ın hududunu (çiğneyip) aşarsa, muhakkak ki kendisine yazık etmiş olur."(198) hükmü beyan buyurulmuştur. Resûl-i Ekrem (sav), Sahabe-i Kiram'a, hanımlarını boşayacakları zaman; hayız halinden temizlendikten sonra yapmalarını ve iddet müddeti içerisinde bir daha boşamamalarını buyurmuştur.(199) Hanefi fûkahası; talakı "sünnete uygun olan talak ve bid'at olan talak" olmak üzere ikiye ayırmıştır: "Sünnet'e uygun olan talak da kendi arasında; "Ahsen" ve "Hasen" olmak üzere ikiye ayrılır.(200) Şimdi bunları izaha gayret edelim.
1170 AHSEN (EN GÜZEL) OLAN BOŞANMA ŞEKLİ: Boşama, şiddetli geçimsizlik ve eşlerin birbirlerinden nefret etmeleri durumunda gündeme girer. Talaka ehil olan kocanın; öfkesine kapılıp, fevri hareket etmesini önleyen ve her iki tarafın zararına yol açmayan boşama şekli "Ahsen" (En güzel) olanıdır. Yoksa talak bizzat "Ahsen" (en güzel) değildir. Dürri'l Muhtar'da: "İçinde cim'a (cinsi temas) bulunmayan temizlik müddetinde yalnız ric'i bir talak ile boşayıp, kadını iddeti geçinceye kadar terketmek, diğer talaklara nisbeten ahsen (en güzel) talaktır"(201) hükmü kayıtlıdır. Dolayısıyla meşru boşama sebebi bulunan mükellef;
1) Karısının ay halinden (Hayız'dan) temizlenmesini beklemelidir.
2) Temizlik süresi içerisinde kendisiyle cim'a (cinsi temas) etmeden, bir talakla boşamalıdır. Eğer birden fazla talak'la boşarsa ahsen olmaz, bid'at olur.
3) Talak "Ric'i" olmalıdır, kat'iyyen "Bain" olmamalıdır.
4) Kadının iddet müddeti bitinceye kadar; onun her türlü ihtiyacını (nafakasını) karşılamalı, bu arada başka talak hakkı kullanmamalıdır. Feteva-ı Hindiyye'de bu dört maddeye, "Eğer hamile ise doğumu beklenmelidir" hükmü ilave edilmiştir.(202)
1171 HASEN (GÜZEL) OLAN BOŞAMA ŞEKLİ: Abdullah b. Ömer (ra)'den rivayet edilen bir Hadis-i Şerif'te, "Hasen" olan husus izah olunmuştur. Hadis-i Şerif şudur: Abdullah b. Ömer (ra), "Karımı hayız halinde boşadım. Babam Ömer, bu durumu Resûl-i Ekrem (sav)'in yanında beyan etmiş, bunun üzerine Resûlullah: "- Ona emret de, karısına dönsün!.. Tâ ki kadın, içerisinde boşandığı bu hayızdan başka yeni bir hayız görsün; ondan sonra boşamak isterse onu temiz iken ve kendisiyle cim'a (Cinsi temas) etmeden boşasın!.. İşte Allah'ın emrettiği vecihle iddet için talak budur"(203) demiştir. Hanefi fûkahası: "Kendisiyle kadını; içinde cim'a bulunmayan bir tuhr (temizlik) halinde, bir ric'i talakla boşamak ve iddetin sonuna kadar, tuhr (temizlik) hallerinde birer daha boşamaktır."(204) hükmünde müttefiktir. İmam-ı Malik(rh.a) "Ancak üç tuhr (temizlik) halinde bir defa ric'i talakla boşamak sünnettir. Bunun dışındaki boşama şekilleri bidattır. Zira talak, ihtiyaç sebebiyle mübah kılınmıştır. Bir defa Ric'i talakla; bu ihtiyaç karşılanmış olur"(205) hükmünü beyan etmiştir. İbn-i Abidin: "Üç temizlik müddetinde birer defa boşamak hür kadınlara mahsustur. Kadın cariye olursa, iki temizlik müddetinde birer defa boşanır. (Bercendi.) Temizlik müddetinin evveli ve sonu hakkında geçen hilaf burada da mevcuttur. Nitekim Bahır sahibi buna tenbihte bulunmuştur. "Ve boşamamak şartıyla..." Yani hayız halinde boşamamak şartıyla demektir. Çünkü bu, bir temizlik müddetinde iki talakla boşamak gibidir ve mekruhtur. Şarihin; "O hayız müddetinde ve o temizlik müddetinde talak bulunmamak" dememesi, sözümüz üç talakı, üç temizlik müddetine dağıtmak hususunda olduğu içindir. "Üç ayda birer defa boşamaktır. Yani kadını kameri ayın başında boşarsa ki bundan murad, hilalin göründüğü gecedir. Üç ay itibar alınır. Aksi takdirde talakı üç aya dağıtmış olmak için, her ay bilittifak otuz gün üzerinden hesap edilir. İmam-ı Azam'a (r.a) göre, iddetin bitmesi hakkında dahi bu usul takip edilir. Fetih sahibi diyor ki; "Fetvanın, imameynin kavline göre olduğu söylenir. Çünkü bu daha kolaydır demişlerdir. Fakat bu birşey değildir."(206) buyurmaktadır.
1172 BİD'AT OLAN BOŞAMA ŞEKLİ: Boşamaya ehil olan kocanın; karısını, hayız halinde iken veya temizlik halinde cinsi temastan (cim'a'dan) sonra veya bir defada üç talak birden boşamasıdır.(207) İbn-i Abidin; bid'at olan talakı izah ederken: "Bidi bid'ata mensub demektir. Burada ondan murad, haram olan talaktır. Çünkü ulema boşayanın asi olduğunu açıklamışlardır. (Bahır.) Ayrı zamanlarda üç defa boşamaktır. Bir kelimeyle üç defa boşamak evleviyetle bid'i talak olur. İmamiyye taifesinden rivayet olunduğuna göre, üç lafzıyla talak vaki olmadığı gibi; hayız halinde de vaki olmaz. Çünkü, haram kılınmış bid'attir. İbn-i Abbas dedi ki: Resûlullah (sav) ile Ebû Bekir devrinde ve Ömer'in hilafetinin iki yılında üç talak bir sayılırdı. Nihayet Ömer, halk öyle bir işte acele ettiler ki, kendilerine o işte mehil vardı. Bunu onlara geçerli kılsak ha.. dedi ve aleyhlerine yürürlüğe koydu." buyurulmuştur. Sahabe ve Tabiun'un cumhuru ile onlardan sonra gelen müslümanların imamları üç talak vaki olduğuna kaildirler"(208) hükmünü beyan etmektedir.
BU KONU İLE İLGİLİ DİĞER MESELELER
1173 Talakla ilgili ilimler, nikâh akdi yapan erkekler üzerine "Farz-ı Ayn"dır. Dikkat edilirse talaka (Boşanmaya) niyet eden erkek; Hayız, iddet ve cim'a hususunda titiz olmak durumundadır. Kadın hayızdan kesilmiş veya henüz hayız kanı görmemişse durum ne olacaktır? Kur'an-ı Kerim'de: "Kadınlarınız içinden artık hayızdan kesilmiş olanlarla, henüz hayız görmemiş bulunanların (iddetleri) de, eğer şüphe ederseniz onların iddeti üç aydır. Hamile kadınların iddetleri ise, doğum ile birlikte sona erer. Kim Allah'tan korkarsa, Allahû Teâla kendine her işinde kolaylık verir. İşte bunlar Allah'ın size indirdiği emridir. Kim Allah'tan korkarsa (Allah) onun kusurlarını örter, onun mükâfatını büyütür."(209) hükmü beyan buyurulmuştur. Hanefi fûkahası: "Yaşının küçüklüğü veya ihtiyarlık sebebiyle hayız (adet) görmeyen kadını sünnet üzere boşamak şu şekilde olur; önce bir talak boşar, bunun üzerinden bir ay geçtikten sonra bir talak daha boşar, bir ay daha geçince bir talak daha boşar. Hamile olan kadının, cinsi temastan sonra boşanmsında bir mahzur yoktur."(210) hükmünde müttefiktir.
1174 Kendisiyle nikâh akdi yaptığı bir kadını, gerdeğe girmeden önce boşamak isteyen koca; ister hayızlı, ister temizlik döneminde boşayabilir.(211) Zira, cinsi münasebet (cima) bulunmadığı için; nesebin tesbiti ve rec'at sözkonusu değildir.
1175 TALAK'IN SAYISI: Kur'an-ı Kerim: "Talak (boşama) iki defadır. (Ondan sonrası) ya iyilikle tutmak, ya güzellikle salıvermektir. Onlara (Kadınlara) verdiğiniz bir şeyi (mehri geri) almanız size helal olmaz."(212) hükmü beyan buyurulmuştur. Dolayısıyla ehliyet sahibi bir mü'min talak (boşama) hususunda titiz olmak ve şer'i hududlara riayet etmek borcundadır.(213) Malûm olduğu üzere talakın sayısı hür kadınlar hakkında üç, cariyeler hakkında ikidir!.. Şimdi üç talak bir anda verilebilir mi? sualine cevap arayalım.
1176 Hanefi fûkahası; "Boşamaya ehil olan koca; üç talakın bir anda vaki olmasına niyyet eder ve bir defada, üç (üç defa) boşarsa, üç talak vaki olur, gerisi lagvdır."(214) hükmünde müttefiktir. Meselâ bir kimse karısına hitaben: "Seni üçten, dokuza kadar boşadım, iddetini bekle" veya "Sen benden yüz talakla boş ol" derse yalnız üç talak tahakkuk eder. Ehl-i Sünnet'in müctehid imamları; bu hususta Sahabe-i Kiram'ın icmaının teşekkül ettiğini beyan etmişlerdir.(215) Hanefi fûkahası; üç talakın bir anda kullanılmasının bid'at olduğunu, bunu yapan mükellefin sünnete muhalafet ettiği için asi (günahkar olacağını, ancak sonuç itibariyle beynunet-i kübra (büyük ayrılığın) meydana geleceği hususunda müttefiktir.
1177 Kur'an-ı Kerim'de: "Yine erkek karısını (üçüncü defa olarak) boşarsa, ondan sonra kadın kendinden başka bir kimseye nikâhlanıp varıncaya kadar, ona (birinci kocasına) helal olmaz. Bununla beraber eğer bu (yeni) koca da onu boşar da, onlar (birinci koca ile zevce) Allah'ın sınırlarını ayakta tutacaklarını (tatbik edeceklerini) zannederlerse (iddet bittikten sonra) tekrar birbirlerine dönmelerinde (Evlenmelerinde) her ikisi hakkında da vebal yoktur. Bunlar bilir, anlar bir kavm için Allah'ın açıkladığı sınırlardır."(216) hükmü beyan buyurulmuştur. Dolayısıyla talaka ehil olan koca; karısını üç defa boşarsa nikâh'ın helalliği kaybolur.(217) Tekrar evlenebilmeleri için; o kadının başka bir kimseyle evlenmesi şarttır. Peki bu evlenme, anlaşmalı şekilde yapılabilir mi? İbn-i Abbas (ra) bu durumu Resûl-i Ekrem (sav)'e sormuştur. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (sav): "Hayır!.. Ancak isteyerek yapılacak nikâh helal kılar, anlaşmalı (hileli) nikâh değil, ayrıca Allah'ın kitabıyla alay da değil!.. İkinci kocanın, o kadının balcığından tatması (cinsi temas, cim'a etmeleri) da şarttır."(218) buyurmuştur. Hanefi fûkahası, Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Allahû Teâla (cc) helal kılana ve kendisi için helal kılınana lanet etsin" Hadis-i Şerifini esas alarak: "Helal kılma şartıyla (anlaşmalı olarak) o kadınla evlendiği zaman nikâh mekruhtur. Eğer yeni koca; o kadınla cima ettikten sonra boşarsa, birinci kocaya helal olur. Aksi takdirde helal olmaz. Zira bu fiilde (birinci kocaya helal olabilmesi için anlaşmalı evlenmede) "Muvakkat nikâhın manası mevcuddur"(219) hükmünde müttefiktir. Esasen, Resûl-i Ekrem (sav)'in: "(Üç talakla boşanan) kadın; birinci kocasına, yeni kocasının balcığını tadıncaya kadar helal olmaz"(220) buyurduğu bilinmektedir. Sonuç olarak "Hulle"nin (Helal kılmanın) şartları şunlardır:
a) Üç talakla boşanan kadın iddet müddetini doldurmalıdır.
b) Bundan sonra başka bir erkekle; sahih bir nikâhla evlenmelidir ve aralarında cinsi temas (Cim'a) olmalıdır.
c) Ölüm veya meşru sebeblerle boşanma meydana gelmelidir. Hiçbir zaman üç talakla boşayan kimseye; bu kadın, yeniden helal olsun niyetiyle davranmamalıdır.
d) İkinci kocadan sonra da, iddetini tamamlamalıdır.
e) Kadın, birinci kocasıyla yeniden nikâh'a razı olmalıdır.
1178 İmam-ı Şafii (rha) nikâh kelimesinin, hem cinsi münasebete, hem de akid suretiyle meydana gelen evliliğe delâlet edebileceğini beyan ettikten sonra: "Kocası tarafından üç talakla boşanan ve sonra başka adamla evlenen bir kadına Resûl-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur: "Sen onun, o da senin balını tadıncaya kadar ilk kocana dönmen helal olmaz." Yine Süfyan, İbn-i Şihab'tan, O da Urve'den, O da Hz. Aişe'den rivayet ettiğine göre; "Rifae'nin karısı, Resûl-i Ekrem (sav)'e gelip dedi ki: "- Ben Rifae'nin karısıydım. Sonra beni üç talakla kat'i olarak boşadı. Ben de Abdurrahman b. Zebir ile evlendim. Fakat onun erkekliği elbise saçağı gibidir." Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (sav): "Galiba sen Rifae'ye dönmek istiyorsun!.. Hayır, sen onun, o da senin balını tadıncaya kadar bu helal olmaz" buyurdu. Sünnet kat'i olarak göstermektedir ki; ilk kocasından üç talakla boşanan bir kadın, ikinci koca ile nikâhlanıp, bu yeni kocası ile cim'ada (Cinsi münasebette) bulunmadıkça, birinci kocasına (Üç talakla boşayana) dönemez. Ancak nikâh ve cinsi münasebetten sonra (her hangi bir sebeble boşanırsa) ilk kocasına dönebilir"(221) hükmünü beyan etmektedir.
TALAK HUSUSUNDA KADINI MUHAYYER BIRAKMAK
1179 Kur'an-ı Kerim'de: "Ey peygamber zevcelerine de ki; "- Eğer siz dünya hayatını ve onun zinet ve ihtişamını arzu ediyorsanız, gelin size boşanma bedellerini vereyim de, hepinizi güzellikle salıvereyim. Eğer Allah'ı ve ahiret yurdunu diliyorsanız, şüphe yok ki, Allah içinizden güzel hareket edenler için büyük bir mükafat hazırlamıştır."(222) hükmü beyan buyurulmuştur. Bu ayet-i kerime; Resûl-i Ekrem (sav)'in hanımlarını; boşanma veya aile hayatına devam hususunda muhayyer burakmıştır. Nitekim Hz. Aişe (r. anha) validemiz; "Resûl-i Ekrem (sav) bizi muhayyer bıraktı da, biz Allahû Teâla (cc) ve Resûlünü tercih ettik!.. Bu muhayyerlik bizim aleyhimize bir hüküm meydana getirmedi"(224) buyurmuştur. Hanefi fûkahası: "Talaka ehil olan koca, nikâhlı hanımına: "Sen talak hususunda yetkilisin ve muhayyersin. İstersen kendini boşa" derse, o meclis devam ettiği müddetçe kadının boşama (talak) hakkı vardır. Bu husus Sahabe-i Kiram'ın icmaı ile sabittir. Meclis dağıldığı an, bu muhayyerlik ortadan kalkar"(225) hükmünde müttefiktir. Nikâh akdi esnasında kadın erkeğe: "Bir talak hakkı elimde olmak üzere seninle evlendim" der, erkek de: "Bir talak hakkı elinde olmak üzere seni zevceliğe kabul ettim" cevabını verirse, bununla "Tevfiz" gerçekleşir!.. Bu tevfiz hakkı meclisle sınırlı değil, süreklidir!.. Ancak evliliğin devamı sırasında; erkeğin kadını talak hususunda muhayyer bırakması, meclisle sınırlıdır.
ŞARTA BAĞLI OLAN TALAK
1180 Bir şarta bağlı olarak yapılan boşamalarda; şart yerine geldiği zaman talak vaki olur. Meselâ: Talaka ehil olan koca, karısına: "- Eğer sen babanın evine benim iznim olmadan gidersen, boş ol" veya "Falan işi yaparsan, boşsun" derse, kadın babasının evine izinsiz gittiğinde veya "falan" işi yaptığında boş olur. Zira talakın (boşanmanın) bağlı olduğu şart tahakkuk etmiştir.(226) Şart lafızları; dilden dile farklılık arzeder.(227) Şartın geçerli olabilmesi için bazı mahiyetlerin bulunması gerekir. Bunlar;
a) Şartın gelecekte vuku bulması imkân dahilinde olmalıdır. Meselâ: "Eğer deve iğnenin deliğinden geçerse, sen boş ol" demek mümkün değildir. Çünkü koşulan şartın vukuu imkânsızdır.
b) Şart boşanma sırasında mevcut olmamalıdır.
c) Şarta bağlı talakın (boşamanın) yapıldığı sırada; kadının hakikaten ve hükmen karısı olması gerekir. Mesela; bir erkek, yabancı bir kadına: "Eğer baban bizim eve gelirse, sen boşsun" derse, bununla talak meydana gelmez.(228)
TALAK'TA (BOŞAMADA) ŞAHİD GEREKLİ MİDİR?
1181 Kur'an-ı Kerim'de: "Sonra (o kadınlar, boşadıklarınız) iddet müddetlerini doldurdukları zaman onları ya güzellikle tutun, yahud güzellikle kendilerinden ayrılın ve içinizden adalet sahibi iki kişiyi de şahid yapın. (Ey şahidler, siz de) Şahidliği Allah için eda edin. İşte bu (yok mu?) Allah'a ve ahiret gününe iman etmekle onlara onunla öğüt verilir. Kim Allah'tan korkarsa (Allah) ona bir kurtuluş yolu ihsan eder"(229) hükmü beyan buyurulmuştur. Hanefi fûkahası, "Talak ve Rec'at'ta iki adil şahidin bulundurulması müstehab olduğunu ve isbat kolaylığı sağlayacağını" beyan etmiştir.(230) Ancak şahid; talak'ın (boşamanın) şartı değildir. Şahidsiz olarak yapılan talak (boşama) muteberdir.
İLÂ'NIN MAHİYETİ
1182 Önce kelime üzerinde duralım. Lugat manası; mutlak yemindir. İslâmî ıstılahta; "Ehil olan kocanın, nikâhlısı olan kadınla cinsi temasta (Cim'a'da) bulunmayacağına dair Allahû Teâla (cc)'nın adını veya sıfatlarını veya oruç, hacc, namaz, talak vs... gibi hususları anarak yemin etmesine ilâ denir.(231)
1183 Kur'an-ı Kerim'de: "Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler için, dört ay beklemek vardır. Eğer erkekler (O müddet içinde, zevcelerine) dönerlerse, şüphe yok ki Allah cidden yarlığayıcı, hakkı ile esirgeyicidir."(232) hükmü beyan buyurulmuştur. Resûl-i Ekrem (sav)'in hanımlarına "ilâ" yaptığı bilinmektedir.(233) Dolayısıyla "İlâ"; kitap, sünnet ve sahabe-i kiram'ın icmaı ile sabittir. Hanefi fûkahası: "Bir koca, karısına hitaben: "Vallahi seninle cinsi temasta (Cim'ada) bulunmayacağım" veya "Vallahi sana dört ay yaklaşmayacağım, Cim'ada bulunmayacağım" derse, ilâ yapmış olur. Cariye için bu süre iki aydır. Şayed bu süre içerisinde cim'a yaparsa, yemin bozulup keffaret vermesi icab eder, ilâ'da düşer. Eğer karısına ilâ sebebiyle dört ay yaklaşmazsa, "Bain Talak" tahakkuk eder."(234) hükmünde müttefiktir. Ric'i talakla boşanan kadın üzerine yapılan ilâ sahih olur. Zira nikâh hükmen mevcuddur. Ancak "Talak-ı Bain"le boşanan kadın üzerine yapılan ilâ, muteber değildir. Çünkü ilâ için nikâhın hakikaten veya hükmen mevcut olması şarttır.(235)
1184 İlâ yapan koca; cim'a edemeyecek derecede hasta olursa veya kadın cim'a edilmeyecek derecede hasta veya engeli bulunursa (yani dört ay içinde meşru bir sebeble cim'a imkanı olmazsa) kocanın ilâ'dan rücû etmesi: "- Ben ilâ'dan vazgeçtim ve karıma rücû ettim" sözü ile tahakkuk eder. Yemin keffareti vermesi gerekir. İlâ müddeti içinde cim'a engelleri zail olursa, sözle yaptığı rücû batıl olur, cim'a etmesi zaruret haline gelir.(236) Feteva-ı Hindiyye'de: "İlâ'da kullanılan lafızlar iki çeşittir. Bunlar; a) Sarih lafız b) Kinayeli lafız'dır. "Cinsi temastan (Cim'adan) nefsini menettiği açıkça ifade eden lafızlara "Sarih Lafız" denir. Kinayeli lafız ise; kendisiyle sadece cim'a manası anlaşılmayan, başka manaya gelme ihtimali de bulunan lafızlardır. Bunlarda niyyet olmadığı müddetçe ilâ olmaz. Sarih lafızlarda niyyet şart değildir."(237) hükmü kayıtlıdır. İmam-ı Merginani, cahiliyye döneminde ilâ'nın (yani karısıyla cinsi temas etmek üzere yemin'in) boşama manasına geldiğini, şer'i şerifin ilâ'ya müddet koyarak talakı (boşamayı) tehir ettiğini kaydetmektedir.(238) Sonuç olarak; kocanın yemin sebebiyle karısına dört ay yaklaşmaması talak hükmündedir. İmam-ı Şafii (rh.a) "Kadı'nın (Şer'i şerifle hükmeden hakimin), eşler arasını ayırması gerekir, ancak o zaman "Bain" talak olur"(239) hükmünü beyan etmiştir.
1185 Ehl-i Sünnet'in müçtehid imamları: "Cinsi ilişkiye engel teşkil eden her yemin ilâ'dır. Yeminden (İlâ'dan) geri dönme, bir özür bulamadığı takdirde, cinsi ilişkide bulunmakla gerçekleşmiş olur" hükmünde icma etmişlerdir.(240)
"HUL" NEDİR?
1186 Önce kelime üzerinde duralım. Lugatta mutlak surette izale etme, gidermek manasınadır.(241) İbn-i Abidin: "Hûl lugatta gidermektir!... Araplar "Hala'tün-na'le" derler. "Ayakkabımı çıkardım" manasına gelir. Kadın kocasına fidye vererek ayrılırsa buna "muhâlea" denir. İsmi hul'dür. Bu kelime elbiseyi çıkarmaktan istiare edilmiştir. Çünkü karı-kocadan her biri elbisesini çıkarmış gibi olur. Bunu bahır sahibi Misbah'tan nakletmiştir"(242) buyurmaktadır. Feteva-ı Hindiyye'de: "Muhalea, nikâh akdini, hul'a mahsus sözlerle izale etmek, ortadan kaldırmaktır. Fethû'l Kadir'de de böyledir. Muhalea; alım-satım lafızlarıyla sahih olur. Bu manaya gelen Farsça (veya başka dilden) sözlerle de sahihtir. Zahiriyye'de de böyledir. Hul'un şartı, tıpkı talakın şartları gibidir. Hükmü ise; bain bir talakın vukû bulmasıdır. Tebyin'de de böyledir"(243) hükmü kayıtlıdır.
1187 Kur'an-ı Kerim'de: "Boşama iki defadır. (Ondan sonrası) ya iyilikle tutmak, ya güzellikle salmaktır. (Ey Kocalar) onlara (Karılarınıza) verdiğiniz bir şeyi (mehri geri) almanız size helal olmaz. Meğer ki, erkekle kadın, Allah'ın hududlarını ayakta tutamıyacaklarından korkmuş (ümidini kesmiş) olsunlar. Eğer bu suretle siz de onların (Karı ve kocanın) Allah'ın hududlarını hakkıyla muhafaza ve ifa edemeyeceklerinden korkarsanız, o halde (kadının) fidye vermesinde (Muhalea yapmasında) ikisi üzerine de vebal yoktur. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Onları (Çiğneyip) geçmeyin. Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa, işte onlar zalimlerin ta kendileridir"(244) hükmü beyan buyurulmuştur.
1188 İbn-i Abbas (ra)'den rivayet edildiğine göre; Sabit b. Kays'ın karısı, Resûl-i Ekrem (sav)'e gelerek: "Ey Allah'ın Resûlü!.. Kocam Sabit b. Kays'ı, ahlâkı ve dini hususunda ayıplamıyorum. Fakat kendim mü'min olduktan sonra küfranı nimete (veya küfür derecesinde hata işlemekten) düşmekten korkuyorum" dedi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (sav): "(Mehir olarak aldığın) Bahçeni geri verecek misin? sualini sordu. "Evet" cevabını alınca Resûl-i Ekrem (sav) Sabit b. Kays b. Şemmas'a "Bahçeyi kabul et ve onu bain talakla boşa"(245) buyurdu.
1189 Hanefi fûkahası: "Karı-koca arasında geçimsizlik devam eder ve Allahû Teâla (cc)'nın emirlerini yerine getirememekten korkarlarsa, kadının mal mukabilinde kocasından hul etmesinde (Muhaleâ yapmasında) vebal yoktur. Koca, mal karşılığında boşamayı kabul ederse, bain talak tahakkuk eder. Kadının bu malı vermesi şarttır. Geçimsizliğin sebebi kocanın tutumları ise, kadından boşanma bedeli olması mekruhtur. Geçimsizlik kadından geliyorsa, kocanın mehir olarak kadına verdiğinden fazlasını talep etmesi mekruhtur. Fakat böyle yaparsa (günah işlemiş olmakla beraber) kazaen sahihtir. Esas olan vermiş olduğu mehri, veya daha azını geri almasıdır"(246) hükmünde müttefiktir.
1190 Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Hull, bain bir talaktır"(247) buyurduğu bilinmektedir. Dolayısıyla, koca, mahiyeti malum olan bir mal veya menfaat karşılığı karısını boşamaya razı olduğu an "Muhalea" gerçekleşmiş olur. Zira koca açısından bu yemin hükmündedir. Mal veya menfaate sahip olur-olmaz. "Talak-ı Bain" tahakkuk eder. Nikâhta mehir olabilen her şey; hul'de de bedel olabilir. Tek fark; mehrin miktarı on dirhemden az olamaz. Ancak hull, on dirhemden az olabilir.(248)
1191 Karşılıklı anlaşma yoluyla ayrılma (MÜBAREE) mümkündür. Yani, Allahû Teâla (cc)'nın hududlarına riayet edemeyeceklerini anlayan karı-koca; konuyu kendi aralarında müzakere ederek, herhangi bir mal karşılığı olmaksızın boşanabilirler. İmam-ı Azam Ebû Hanife (rha) "Muhalea (Hull) ve Mubaree sonucunda; karı-kocadan her birinin diğeri üzerinde iddet nafakasından başka, nikâhla ilgili bütün haklarını düşürür" hükmünü beyan etmiştir. Sonuç olarak; aile hayatını İslâmi hududlar içerisinde devem ettirilebilirse mesele yoktur. İslâmi hududlara riayet edemedikleri kendilerince sabit olan karı-kocanın birbirine zulme sapmadan ayrılmaları esastır. Nitekim, Kur'an-ı Kerim'de: "Hem kadınları boşadınız da, iddetlerini bitirdiler mi, artık onları ya (kendilerine recatla) iyilikle tutun ya iyilikle bırakın. Onları (kadınlarınızı) sırf zulmedebilmeniz için, zararlarına olarak tutmayın. Kim böyle yaparsa muhakkak kendisine yazık etmiş olur. Allah'ın ayetlerini oyuncak yerine koymayın. Allah'ın üzerinizdeki nimetlerini ve öğüt vermek için indirdiği kitabı ve hikmeti düşünün. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah her şeyi hakkı ile bilendir."(249) hükmü beyan buyurulmuştur. Allahû Teâla (cc), birbirlerine zulmeden karı-kocadan intikamını alır. Dolayısıyla şer'i hududlara riayet hususunda titizlik şarttır.
ZIHAR'IN TARİFİ VE MAHİYETİ
1192 Dürri'l Muhtar'da: "Lugaten zıhar; "Zahera" fiilinin masdarıdır. Kocası karısına: " Sen bana annemin sırtı gibisin" dediği zaman, araplar "Zahera min imaretihi" derler. (Karısına sırtını döndü manasınadır) Şer'an bir Müslümanın karısını (Velev kitabiyye veya küçük, yahut deli olsun) yahud kadının bütününü ifadeye yarayan uzuvlarından birini veya cüz-ü şayı'ını kendine ebediyyen haram olan birine zevali mümkün olmayan bir vasıfla benzetmektir" hükmü kayıtlıdır. İbn-i Abidin bu metni şerhederken şunları zikretmektedir: "Bu, zıhar'ın lugat manalarından biridir. Çünkü "Zahera" fiili zahır'dan alınmıştır. Sırt sırta verdiği zaman araplar "zahertehû" derler. Bahır'da, Misbah'tan naklen şöyle denilmiştir: "Hassaten zahır kelimesiyle zikredilmesi sırt manasına gelen (Zahır) hayvanın binilecek yeri olduğu içindir. Cim'a halinde kadına binilir. Binaenaleyh anneye binmek, hayvana binmekten istiare edilmiştir. Sonra bir kimsenin karısına binmesi, yasak olan anneye binmeye benzetilmiştir. Burada latif bir istihare vardır. Sanki erkek karısına: "- Sana nikâh için binmek bana haramdır" demiş gibidir."(250) Sonuç olarak; zıhar "Zehare" fiilinin masdarıdır, sırt manasına gelir. İslâmŒ ıstılahta; "Talaka ehil kocanın, karısını kendisine gerek sıhrıyet, gerek neseb, gerek süt sebebiyle ebediyyen haram olan kadının bakılması haram olan bir uzvuna benzetmesine "Zıhar" denilmiştir.(251) Ayrıca zıhar; nikâhı baki olmakla beraber, karısıyla cim'a etmeyi kendisine haram kılmaktadır.
1193 Cahiliyye döneminde Araplar arasında yaygın adetlerden birisi de; bir erkek karısını boşamak istediği zaman ona: "Sen bana annemin sırtı gibisin" derdi. Bu sözle; boşanmanın tahakkuk ettiği örf halindeydi. Sahabe-i Kiram'dan Evs b. Samt (ra) eşi Havle binti Salebe (r. anha)'ye kızarak: "Sen bana annemin sırtı gibi ol" der ve evi terkeder!... Havle b. Salebe (r.anha), Resûl-i Ekrem (sav)'e defalarca müracaat ederek; "ihtiyarlığını, fakirliğini ve çocuklarına bakacak bir durumu olmadığını" beyanla, bir çare bulmasını istirham eder. Bu arada gece-gündüz Allahû Teâla (cc)'ya yalvarmayı da ihmal etmez. Daha sonra "Zıhar"la ilgili ayet-i kerime'ler nazil olur.(252) Şimdi bu ayet-i kerimeleri zikredelim.
1194 Kur'an-ı Kerim'de: "(Habibim) Zevci hakkında seninle direşip duran (Nihayet halinden) Allah'a da şikayet etmekte olan (kadın)'ın sözünü (umulduğu vech ile) Allah dinlemiştir. Allah sizin konuşmanızı (zaten) işitiyordu. Çünkü Allah hakkı ile işitici, kemaliyle görücüdür. İçinizden "Zıhar" yapagelenlerin (karıları) onların anneleri değildir. Anneleri kendilerini doğuranlardan başkaları değildir. Şüphe yok ki onlar, herhalde çirkin ve yalan bir söz söylüyorlar. Muhakkak Allah çok bağışlayıcı çok yarlığayıcıdır. Kadınlarından "Zıhar ile ayrılmak isteyib de, sonra dediklerini geri alacaklar (için) birbirleriyle temas etmezden önce, bir köle azad etmeleri (lazımdır). İşte size bununla öğüt veriliyor. Allah, ne yaparsanız hakkıyla haberdardır. Fakat kim (bunu, köleyi) bulamazsa, birbiriyle temas etmeden önce fasılasız iki ay oruç tutsun. Buna da güç yetiremezse altmış yoksulu doyursun. Bu (hafifletme) Allah'a ve Resûlüne iman (da sebat) etmekte olduğunuz içindir. Bu (hükümler) Allah'ın tayin ettiği hududlardır. (Bunları kabul etmeyen) Kâfirler için ise, elem verici bir azab vardır."(253) hükmü beyan buyurulmuştur.
1195 Zıhar'ın tahakkuku için bir takım şartlar vardır: Bunlar:
1) Zıhar'da bulunan koca; akıl-baliğ, uyanık ve mü'min olmalıdır. Küçük çocuğun, delinin, uyuyan kimsenin ve kâfirin zıharı muteber değildir.
2) Kendisine teşbihte bulunan kadın, zıhar yapan erkeğe, neseb, süt veya sıhriyyet sebebiyle nikâhı ebediyyen haram olmalıdır. Binaenaleyh; teyzeye, kız kardeşe, süt kız kardeşe ve kayınvalideye teşebih ile zıhar sabit olur!.. Baldıza teşbih ile sabit olmaz. Zira baldızla evlenmek ebediyyen değil, muvakketen haramdır.
3) Kendisine teşbih edilen kimse, kadın olmalıdır. Dolayısıyla bir kimse karısına "Sen bana babamın, erkek kardeşini veya kayınpederimin sırtı gibi ol" dese, zıhar olmaz.
4) Kendisine zıhar yapılan uzuv, müzahir (Zıhar yapan kimse) için, bakılması haram olan bir uzuv olmalıdır. Binaenaleyh koca karısına: "Sen bana annemin eli gibi ol" dese, bununla zıhar olmaz.
5) Kensiyle zıhar yapılan söz; sarih bir tabir ise niyete muhtaç olmaz. Ancak kinayeli bir söz ise, niyyet şarttır.(254)
1196 Molla Hüsrev: "Zıhar'ın hükmü; kocanın nikâhlı karısıyla cim'a etmesinin, dokunmasının ve öpmesinin, keffaret verinceye kadar haram olmasıdır. Çünkü, Allahû Teâla (cc): "Kadınlarından zıhar ile ayrılmak isteyip de, sonra söylediklerini geri alacaklar (için) birbirleriyle temas etmezden önce, bir köle azad etmeleri (lazımdır)" buyurmuştur. Keffaretin vacip olmasının sebebi, zıhar yapmak ve daha sonra ondan geri dönmektir. Zira, keffaret; ibadet ile ukubat arasında döner"(255) hükmünü zikretmektedir. Sonuç olarak "Zıhar"da; nikâh ortadan kalkmaz. Ancak keffaret verinceye kadar karısıyla cinsi temasta (Cim'ada) bulunması haramdır.(256) Cinsi temas, kucaklaşmak ve öpüşmek gibi fiilleri yapmadıkları süre içerisinde aynı evde bulunmalarında (Haremlik- selamlık açısından) hiçbir mahzur yoktur. Zira aralarında nikâh mevcuttur. Erkek, cinsi teması ve ona yol açan hususları kendi kendisine haram etmiştir. Zıhar'dan vazgeçmek isteyen kimse (Müzahir); azad etmek için köle bulamazsa hiç ara vermeden iki ay oruç tutar. Eğer sıhhi durumu buna müsait değilse, altmış miskini doyurur. Müzahir (Zıhar yapan kimsenin) bu tertibe riayet etmesi zaruridir.(257)
1197 Müzahir (Zıhar yapan kimse) art-arda iki ay oruç tutmaya karar verirse; içinde Ramazan ayı ve oruc'un yasak edildiği (Ramazan ve Kurban Bayramı günleri) günler bulunmayan iki ay art-arda oruç tutar. İki ay fasılasız oruç tutmak, nass'la sabit olduğu için, bir gün dahi orucu terkederse, tekrar başlar!.. Velev ki bu terk hastalık ve yolculuk gibi özür ile veya zıhar yaptığı karısı ile iki ay içinde geceleyin kasden, yahut gündüz unutarak münasebette bulunsun. Bu hallerde dahi oruca (İki ay fasılasız tutmak niyetiyle) tekrar başlar.(258) Eğer sıhhi durumu oruç tutmaya müsait değilse, altmış yoksulun hepsine birer fitre miktarı yiyecek veya onun kıymetini verir.(259) Bunun dışında; bir yoksulu altmış gün doyurursa bu da caizdir. Fakat altmış günlük yiyeceğini o yoksula bir günde verirse, yalnız o günün nafakası yerine geçer.(260)
1198 Şimdi bir mükellef "Zıhar" yapıp; yani karısına: "- Sen bana annemin sırtı gibi ol" deyip, cinsi temastan (Cim'adan) yıllarca uzak durabilir mi? sualine cevap arayalım. Nikâh bahsinde de izah ettiğimiz gibi; kadının da cim'a hususunda hakkı vardır. Dolayısıyla kocasından bunu taleb edebilir? Fakat "Zıhar" sebebiyle, kocasının kendisine yaklaşmasına mani olmak zorundadır. Hanefi fûkahası; "Kadı (Şer'i şerifle hükmeden hakim); zıhar yapan kimseyi (Müzahiri) zevcesinin menfaatini esas alarak keffarete zorlar, bu hususta yetkilidir"(261) hükmünde ittifak etmiştir. Şayet zıhar yapan koca (Müzahir) keffaret vermeden önce karısı ile cinsi münasebette bulunursa, Allahû Teâla (cc)'ya istiğfar eder ve keffaret verir.(262) Said b. Cübeyr (ra) "İki kere keffaret gerekir" demiştir.
1199 Feteva-ı Hindiyye'de: "Keffaret bedelini; zekât malının verilmesi caiz olmayan kimselere vermek mümkün değildir. Yalnız bundan zimmet ehlinin fakirleri müstesnadır. Bu imameyn'in kavlidir. Essah olan mü'min fakirlerin buna daha çok müstehak olduğudur. Harb ehlinin (Harbi'lerin) fakirlerine, her ne kadar "Darû'l İslâm'da" ikamet etseler ve güvencemiz altında olsalar dahi verilemez. Mebsut şerhinde de böyle zikredilmiştir. Bir kimse; gerekli araştırmayı yaptıktan sonra keffaret bedelini bir şahsa verse ve sonradan onun ehil olmadığı anlaşılsa İmam Ebû Hanife (rh.a) ile İmam-ı Muhammed (rh.a)'ye göre bu caizdir. Bahru'r Raif'te de böyledir. Bir kimse, zıhar keffareti için, bir başkasını yemek yedirmekle görevlendirse, o da öyle yapsa caizdir."(263) hükmü kayıtlıdır.
EŞLERİN KARŞILIKLI LANETLEŞMESİ (LİAN)
1200 Liân; "Lâane" fiilinin masdarıdır. İftial babından, semaŒ (işitmekle bilinen) bir masdardır. Kıyasa göre "Mülâane" denilmeliydi, lugat ûleması "Liân" şeklinde kullanmıştır. Kovmak, uzaklaştırmak ve lanet gibi manalara gelir.(264) İslâmi ıstılahta: "Koca hakkında Hadd-i Kazf, kadın hakkında hadd-i zina makamına geçen, lanete ve gadaba yakın olan yeminlerle kuvvetlendirilmiş şehadete "Lian" denir"(265) tarifi esas alınmıştır.
1201 İbn-i Abbas (ra)'den rivayet edildiğine göre, Sahabe-i Kiram'dan Hz. Hilâl b. Ümeyye (ra), Resûl-i Ekrem (sav)'in huzurunda iken, karısı "Havle"nin, Şerik b. Sehma ile zina ettiğini beyan eder. Bunun üzerine Resûlullah (sav): "Dört şahidi hazırla, iddianı isbat et!.. Yoksa sırtına had vurulur" hükmünü tebliğ eder. Hilâl b. Ümmeyye (ra): "Ya Resûlullah!.. Bizden birisi karısının üzerinde bir erkek görürse, şahid aramaya mı gidecek? O adam, biz şahidleri bulup gelinceye kadar işini görüp, savuşup gitmez mi?" diyerek içinde bulunduğu zor durumu izaha gayret eder. Resûl-i Ekrem (sav): "Sen şahidlerini hazırla!.. Aksi halde sırtına hadd-i kazf vurulur" buyurur. Bunun üzerine Hz. Hilal b. Ümeyye (ra): "Ya Resûlullah!.. Seni hak peygamber olarak gönderen Allahû Teâla (cc)'ya yemin ederim ki, muhakkak ben doğru söylüyorum. Şundan eminim ki, Allahû Teâla (cc) benim sırtımdan Hadd-i Kazf'ı kaldıracak bir ayet-i kerime indirecektir."(266) der ve teslim olur.
1202 Kur'an-ı Kerim'de: "Zevcelerine (zina isnad eden), kendilerinden başka şahidleri de bulunmayan kimseler (e gelince: ) Onlardan her birinin (yapacağı) şahidlik, kendisinin hakikaten sadıklardan olduğunu, Allahû Teâla (cc)'ya yemin ile, dört defa şahidliğidir. Beşinci (şehadet) de; eğer yalancılardan ise, Allah'ın laneti muhakkak kendisinin üstüne (olmasını ifade etmesi)dir. O (Kadın) ın; billahi onun (zina isnadında bulanan kocasının) muhakkak yalancılardan olduğuna dört defa şehadet etmesi, Allah'ın gazabının kendisinin üzerine (olmasını ikrar etmesi, ondan bu azabı (Hadd-i Zina'yı) defeder."(267) hükmü beyan buyurulmuştur. Bu ayet-i kerime'nin inzalinden sonra, Resûl-i Ekrem (sav), o kadına haber göndermiştir. Kocası Hz. Hilâl b. Ümeyye (ra) ile karısı Havle arasında ilk lian (karşılıklı lanetleşme), Resûl-i Ekrem (sav)'in huzurunda edâ edilmiştir.(268)
1203 Dikkat edilirse lian'ın sebebi; kocanın karısını, başkalarıyla "Hadd-i Zina" gerektirecek şekilde zina etmekle suçlamasıdır.(269) Mesela; koca karısı için; "Ben onu, başkalarıyla zina ederken gördüm" veya "Karım zina etmiştir" demesi gibi!.. Kocanın bu ikrarı sonucunda, lian vacib olur.(270)
1204 LİAN'IN ŞARTI: Lian yapacakların karı-koca olmaları şarttır. Ayrıca aralarındaki nikâhın sahih olması gerekir. İster cim'a etmiş, ister etmemiş olsunlar fark etmez.(271) Eğer aralarındaki nikâh fasid veya batıl olursa, "Lian" vacip olmaz. Bir kimse karısını "Talak-ı Bain" veya "üç talakla" boşar, daha sonra da zina isnadında bulunursa, "Lian" gerekmez. Ancak o kimse bu iddiasını dört şahidle isbat edemezse "Hadd-i Kazf" uygulanır.
1205 LİAN'IN HÜKMÜ: Cim'a (cinsi temas) ve cim'anın mukaddemeleri hükmünde olan (öpmek, okşamak vs...) davranışlar haram olur. Daha açık bir ifade ile lianın hükmü; kadından faydalanmanın haram olmasıdır.(272) Erkek, karısı hakkında "Zina ettiğini" iddia eder ve lian'a razı olmazsa; kadı (Şer"i şerifle hükmeden hakim) lian yapıncaya kadar veya "Ben yalancıyım" diye itirafta bulununcaya kadar hapseder.(273) Kadın için de durum aynıdır. Lian'a razı olmazsa hapsedilir.
1206 LİAN NASIL YAPILIR?: Lian'ın sıfatı; kadı önce kocaya dört defa şehadette bulunmasını emreder. Koca her defasında: "Eşhedü billah!.. (Allah'a şehadet ederim ki) Hakikaten ben sadıkım, doğru söyleyenlerdenim. Karıma "Zina etti diye söz atmamda sadıkım" der!.. Beşinci şehadette "Eğer karıma zina diye söz atmamda yalancı isem, Allah'ın laneti yalancının üzerine olsun" demek durumundadır. Bu şehadetlerin hepsinde de eliyle karısına işarette bulunur!.. Sonra karısı da dört defa: "Eşhedü billah!.. Kocam bana "Zina etti" diye isnadda bulunmasında yalancıdır" der!.. Beşinci şehadet'e: "Eğer kocam "Zina etti" diye isnadda bulunmasında doğru söyleyenlerden ise, Allah'ın gazabı üzerime olsun" diyerek, susar. Kadın beş şehadetinde de eliyle kocasını işaret eder.(274) Lian esnasında ayağa kalkmak şart değildir. Ancak ayakta yapılması mendub olur. Eğer zina isnadı çocuk sebebiyle olursa, lian olayı farklı bir mahiyet kazanır. Bu farklılaşma şehadettedir. Şöyle ki kadı; önce kocaya; "Eşhedü billah!... Çocuğun benden olduğunu kabul etmemekte sadıkım" diye, dört defa şehadette bulunmasını, beşincide de; "Eşhedü billah!.. Eğer çocuğun benden olduğunu kabul etmemekte yalancı isem, Allah'ın laneti üzerime olsun" demesini emreder. Daha sonra kadına: "Eşhedü billah!.. Kocam çocuğu kabul etmemek hususunda elbette yalancılardandır" diye dört defa şehadette bulunmasını, beşincide de: "Eğer elbette kocam, çocuğu kabul etmemek hususunda doğru sözlülerden ise, Allah'ın gazabı benim üzerime olsun" demesini emreder. Şartlarına uygun olarak tahakkuk eden "Lian"dan sonra kadı; çocuğun nesebini annesinin üzerine kaydeder ve aralarını ayırır. Bu bir "Bain" talak hükmündedir.(275) Resûl-i Ekrem (sav)'in "Lian yapan iki kişi, ebediyyen bir araya gelemez" Hadis-i Şerifini esas alan Hanefi fûkahası; "Lian'ın hükmü baki kaldığı müddetçe, karı-koca ebediyyen bir araya gelemezler"(276) hükmünde ittifak etmiştir. Ancak koca; zina isnadından rücû ederse, durum değişir. Dürri'l Muhtar'da: "Kendisinin olmayan çocuğu ikrar etmek (yani kendisinin olduğunu söylemek) haramdır" hükmü kayıtlıdır.(277)
1207 Karı ve kocanın; lian yapmaya ehil olabilmeleri için; şahidliklerinin kabul edilir olması şarttır.(278) Eğer, şer'i şerifle hükmeden kadı; yaptığı tahkikat sonucu, karı ve koca'yı şahidliğe ehil bulmazsa "Lian" yaptırmaz. Bu hususla ilgili ilimler kadıların üzerine "Farz-ı Ayn"dır. Lian'ın rüknü; yemin ve lanetle te'kidi şehadettir.(279) Lanetleştikten sonra; velev ki kadı tarafından araları ayrılmadan olsun, kadından istifade ve cim'anın haram olduğu hususunda ittifak vardır. İmam-ı Şafii (rh.a) "Lian"dan sonra koca rücû etse dahi, karısının ebediyyen haram olacağını" beyan etmiştir.(280)
ULU'LEMR'İN VEYA KADI'NIN EVLİLİĞE SON VERECEĞİ HALLER
1208 Nikâh akdi sırasında mevcud olan veya sonradan meydana gelen bir eksiklik veya bozukluk sebebiyle evliliğe son vermeye "Fesih" denilir!.. Nikâh akdi sırasında mevcud olan eksiklik sebebiyle fesihler şunlardır:
A) Nikâh'ın sıhhat şartlarından herhangi birisinin bulunmadığı, akidden sonra anlaşılması. Mesela: Nikâh akdinden sonra karı-koca'nın "Süt Kardeşi" olduğunun beyyine ve ikrarla sabit olması gibi!..
B) Babası veya velisi tarafından evlendirilen küçük kız; baliğa olduktan sonra, kefaet veya başka bir meşru sebebler ileri sürerek nikâhın feshi için kadı'ya başvurma hakkı vardır. Nikâh akdinden sonra karı-kocadan herhangi birisi irtidat ederse, nikâh derhal münfesih olur!.. Karı-kocadan birisi; diğerinin usul ve furu'undan birisiyle hürmet-i müsahereyi gerektiren bir fiil işlemişse, nikâh derhal münfesih olur!.. Müşrik olan karı-koca'dan birisi İslâm'a girer, diğeri İslâm'a girmeyi reddederse, nikâh derhal münfesih olur!..(281) Misalleri daha da çoğaltmak mümkündür. Fesih'in talaktan (Boşanma'dan) farklı olduğu bilinmektedir. Fesih; bazı hallerde ulû'lemr veya onun tayin ettiği kadı vasıtasıyla gerçekleşir, bazı hallerde ise kendiliğinden tahakkuk eder!..
1209 CİNSİ İKTİDARI OLMAYAN (CİM'A EDEMEYEN) KİMSE: İNNİN: Tenasül uzvu olduğu halde (cinsi iktidarı olmayan ve) kadınlarla cima edemeyen kimseye innin denir.(282) Hanefi fûkahası: "Bir kadın; kocasının innin olduğu iddiası ile "Ulû'lemr'e" veya "Kadı'ya" müracaat edebilir. Bu müracaatında ayrılmayı taleb ederse; Kadı (Şer'i şerifle hükmeden hakim) kocaya karısı ile cim'a edip-edemediğini sorar, eğer koca cim'a edemediğini ikrar ederse, kocaya bir yıl müddet tanınır. Zira mevsimlerin cim'a etme üzerinde etkileri mevcuttur. Bir yıl içerisinde; cinsi iktidarında herhangi bir değişme olmaz ve cim'a edemezse, aczinin asıl bir afet olduğu anlaşılır ve kadı; ayrılığa hükmeder. İşte bu hüküm "Talak-ı Bain" mahiyetini taşır."(283) hükmünde ittifak etmiştir. Feteva-ı Hindiyye'de: "Bir yıl mühlet vermenin başlangıcı, kadının müracaat ve dava tarihidir. Tecil yalnız kadı'nın (şer'i şerifle hükmeden hakimin) mukim olduğu şehirde geçerlidir. Kadı'nın haricinde, başkasının teciline (bir yıl mühlet vermesine) itibar edilmez. Zahiri'r rivaye'de kameri yıl esastır. Sahih olan da budur. Hidaye'de de böyledir. İmam-ı Azam Ebû Hanife (rh. a)'den Hasan'ın rivayetine göre, itibar güneş yılına göredir. Güneş yılı, kameri yıldan bir-kaç gün fazladır. Şemsü'leimme Serahsi itiyad olarak, bu rivayeti esas almıştır. Cumhur'un görüşü de budur. Mebsut'ta da böyledir. Fetva'da bunun üzerinedir. Güneş yılı; 365 gün, bir de günün dörtte biri ile günün yüzyirmide bir parçasıdır. Kameri yılı ise, 354 gündür. Kafi'de de böyledir. Mücteba'da; "Şayed tecil ay içine rastlarsa, itibar senenin günlerinin sayısınadır" denilmiştir. Fetva'da bunun üzerinedir. Fetava-ı Kübra'da da böyledir. Kocanın hacc yolunda harcadığı veya gaib olduğu günler hesaba dahildir. Fakat kadın hacca giderse veya gaib olursa, bu günler hesaba dahil edilmez. Tebyin'de de böyledir."(284) hükmü kayıtlıdır.
1210 Kadının; şer'i devlete, kocasının innin olduğunu ve bu sebeble ayrılmak istediğini beyan etmesi vacib değildir. Zira cim'a istifadesi kendi hakkıdır. Ancak böyle bir durumda, kadından zulmü defetmek için kocanın ya tedavi olması veya tedavisi mümkün değilse boşamasıdır. Çünkü "cinsi acziyyet" meşru boşama sebebidir.(285)
1211 Eğer kocanın tenasül uzvu kesikse (Mecbub); karısının "Ulû'lemr'e" veya "Kadı'ya" müracaatı ve ayrılığı talep etmesi halinde, araları derhal ayrılır.(286) Zira bu gibi durumlarda; bir yıl mühlet verip, denemekte fayda yoktur. Hayaları kesilen buruk (enenmiş) kimsenin durumu ise farklıdır. Tıpkı inninde olduğu gibi bir yıl mühlet tanınır. Zira bu süre içerisinde cinsi temas yapabilme imkânı mevcuttur.(287) Fakat her halûkarda; velâyet hakkı olan kimse (Ulû'lemr veya Kadı) ayrılmalarına hükmedebilir.(288)
1212 Şafii fûkahası Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Cüzzamlı olan kimseden, arslandan kaçtığın gibi kaç" hadis-i şerifi esas alınarak; hissen ve teb'an cima istifadesine engel olan her hastalık halinde nikâhın feshinin mümkün olduğunu esas almıştır.(289) Ancak karar yetkisi; "Ulû'lemr'in" veya Kadı'nındır.
1213 Eğer koca delirir veya cüzzam hastalığına tutulur veya baras illetine mübtela olursa; İmam-ı Azam Ebû Hanife (rh.a) ve İmam-ı Yusuf'a (rh.a) göre kadına, ayrılma hususunda muhayyerlik hakkı yoktur. İmam-ı Muhammed (rh.a) ise; "Kadının zararını defetmek için, bu gibi hallerde muhayyerlik sözkonusudur" hükmünü beyan etmiştir.(290) Dikkat edilirse bütün bunlar; istisnai durumlardır. Ulû'lemr'in veya Kadı'nın; mü'minler üzerinde velâyeti (Velilik hakkı) mevcuddur. Nikâh akdinden sonra ortaya çıkan her türlü noksanlık veya bozukluk halinde; hem erkeğin, hem de kadının şer'i devlete müracaat hakkı vardır. Nitekim erkek, kadının mehrini vermediği zaman, şer'i şerifle hükmeden kadı (Hakim); erkeği, mehri verinceye kadar hapseder!..
1214 Cinsi iktidarı olmayan kimsenin (İnnin'in) veya tenasül uzvu kesik olan erkeğin, halveti sahihtir. Dolayısıyle kadın "halvet-i sahiha" sebebiyle mehrinin tamamını alır ve itiyaden iddet bekler.(291)
1215 Bir kadın, "Ulû'lemr'e" veya "Kadı'ya" müracaat ederek, kocasının innin olduğunu ve ayrılmak istediğini beyan eder; kocası da aksini iddia ederse durum ne olacaktır? Bu gibi hallerde şer'i şerifle hükmeden kadı; erkeğe yemin teklif eder!.. Eğer erkek; şartlarına uygun şekilde "Yemin" ederse, kadı bunu tasdik eder ve aralarını ayırmaz!.. Ancak kadın "Bakire" ise; mütehassıs olan kadınlardan "ehl-i hibre" tayin edilir.
İDDET'İN TARİFİ VE MAHİYETİ
1216 İddet; lûgatta "saymak" manasına gelir.(292) Kelime "uddet" şeklinde okunursa; "Bir şeye hazırlanmak" manasını ifade eder. İslâmi ıstılahta: "Sebebi bulunduğu zaman, kadının bilinen bir vakti beklemesine iddet denir"(293) tarifi esas alınmıştır. Feteva-ı Hindiyye'de: "İddet, malûm olan bir zamanı beklemektir. Hakiki veya şüpheli nikâhın sona ermesinden sonra, kadına lazımdır. Cinsi temasta bulunmak (cima etmek) veya ölüm sebebiyle te'kid edilmiş olur. Nihaye şerhinde de böyledir. Bir kimse sahih olan bir nikâhla bir kadınla evlense, onunla cim'a ettikten veya sahih halvette bulunduktan sonra boşasa, kadına iddet gerekir. Feteva-ı Kadıhan'da da böyledir. Şayed nikâh fasid olur ve kadı (şer-i şerifle hükmeden hakim) aralarını, cim'adan önce tefrik ederse iddet beklemesi gerekir. Cim'adan sonra tefrik ederse, ayrıldıkları tarihten itibaren iddet müddeti sayılır. Ayrılık hükümle olmasa bile, bu şartlarda iddet lazımdır. Zahiriyye'de de böyledir. Zina eden kadına iddet gerekmez. Bu İmam-ı Azam Ebû Hanife (rh.a) ile İmam-ı Muhammed'in kavlidir. Tavahi Şerhinde de böyledir."(294) hükmü kayıtlıdır. İddet müddetleri; talak (boşama) ölüm ve diğer hallerde farklı farklıdır. Şimdi bunları izaha gayret edelim.
1217 İDDET'İN ŞARTI: Karı ve kocanın birbirlerinden ayrılmasıdır. Yani nikâh veya nikâh şüphesinin tamamen ortadan kalkmasıdır.(295)
1218 İDDET'İN RÜKNÜ: Şartı bulunduğu zaman sabit olan bazı fiillerdir. Kadının iddet süresi içerisinde evlenmesinin haram olması, dışarı çıkmaması vs...
1219 Hayız gören hür kadın için; gerek talak (boşanma), gerekse nikâhın fesh olması hallerinde iddet; üç tam hayız müddetidir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de "Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç kuru (hayız veya temizlenme) müddeti beklerler"(296) hükmü beyan buyurulmuştur. Hanefi fûkahası: "Karı-koca arasında ister talak, ister nikâhın fesh olması sebebiyle ayrılık vaki olduğu zaman; hayız gören ve hür olan kadınlar üç kuru müddeti beklerler İddet; nikâh sebebiyle, kadının rahminde arız olan durumları (Hamile olup-olmadığını) kat'i olarak bilmek içindir. Dolayısıyle kuru'dan murad; adet (hayız) görmesidir"(297) hükmünde ittifak etmiştir. Şafii fukahası; ayet-i kerime'de geçen üç kuru'nun; hayız değil, temizlik müddeti olduğunu beyan etmiştir. İmam-ı Şafii (rh.a) sahabe-i kiram'ın "Kuru" kelimesi çevresinde ihtilaf ettiğini zikretmektedir.(298) İmam-ı Merginani; "Kuru" kelimesinin, iki zıd manada da kullanıldığını beyan ettikten sonra Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Cariye olan kadının iddeti, iki hayızdır." Hadis-i şerifini delil getirerek, "Kuru" kelimesinin hayızla açıklanmasının daha evla olduğunu kaydetmektedir.(299) Sonuç olarak; ister talak, ister nikâhın feshi sonucu olsun, kat'i ayrılık meydana geldikten sonra; hayız gören hür kadın üç adet (hayız) müddeti beklemek durumundadır.
1220 Kur'an-ı Kerim'de: "Kadınlarınız içinden artık hayızdan kesilmiş olanlarla, henüz hayız görmemiş bulunanların (iddetleri) de; eğer şüphe edersen, (onların) iddeti üç aydır. Hamile olanların iddetleri ise; doğum ile birlikte sona erer"(300) hükmü beyan buyurulmuştur. Hanefi fûkahası: "Kadın yaşlılığı veya küçüklüğü sebebiyle hayız (adet) görmüyorsa, iddet müddeti üç aydır. Hamile olan kadınların iddetleri ise; doğum yaptığı ana kadar devam eder. Dolayısıyla zamanla değil, doğumla sınırlıdır"(301) hükmünde müttefiktir. Diyelim ki; hamile olan bir kadını kocası boşarsa, kat'i ayrılıktan bir gün sonra kadın doğum yaparsa, iddetini tamamlamış olur.(302)
1221 Kocası ölen kadının; iddet müddeti, dört ay on gündür.(303) Kur'an-ı Kerim'de: "İçinizden ölenlerin (geride) bıraktıkları zevceler; kendi kendilerine dört ay on gün beklerler. İşte bu müddeti bitirdikleri zaman, artık onların kendileri hakkında meşru vech ile yaptıkları fiillerden dolayı size günah yoktur. Allah ne işlerseniz (hepsinden) hakkı ile haberdardır"(304) hükmü beyan buyurulmuştur.
1222 Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Cariye olan kadının talakı ikidir, iddet müddeti de iki hayızdır."(305) Hadis-i şerifini esas alan hanefi fûkahası "Hayız gören Cariye'nin talak ve feshi için iddet müddeti iki hayızdır. Adet (Hayız) görmeyen Cariye'nin ise; bir-buçuk aydır. Kocası ölen cariyenin ölüm iddeti ise; iki ay beş gündür. Zira kölelik, yarı kılıcıdır. Hayız yarım kabul etmediği için, iki ile beyan olunmuştur."(306) hükmünü beyan etmiştir.
1223 Hayızdan kesilmiş bir kadın (veya hayız olmayan küçük kız); ay hesabıyla iddet beklerken, iddetin son gününde hayız olsa nasıl amel edecektir? Hanefi fûkahası; "Hayız kanının geri dönmesi veya gelmesi; yeni bir hüküm getirmiştir. Bununla birlikte ay hesabı sona erer. Kadın hayız vakitlerini esas alarak, yeniden iddet bekler"(307) hükmünü beyan etmiştir.
SÜSLENMEYİ TERKEDİP, YAS TUTMAK (İHDAD)
1224 Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Allahû Teâla (cc)'ya ve ahiret gününe iman eden bir kadının; ölü üzerine üç günden fazla ihdad etmesi (süslenmeyi terkedib, yas tutması) helal değildir. Ancak ölen kocası için yas tutması müstesnadır. Zira onun için dört ay on gün yas tutar"(308) buyurduğu bilinmektedir. Hanefi fûkahası: "Talak-ı Bain'le boşanmış veya kocası ölmüş olan kadın; korunmasına ve nafakasının teminine sebeb olan nikâh nimetinin elinden gittiğini göstermek için süslenmeyi terk eder ve güzel kokular sürünmez. Bilakis kederini izhar eder"(309) hükmünde ittifak etmiştir. Şafii fûkahası; "Süslenmeyi terkedip, yas tutmak (ihdad); sadece kocası ölen kadın için meşrudur. Boşanmış kadın için ihdad (yas tutmak) sözkonusu değildir."(310) hükmünü beyan etmiştir. İbn-i Abidin: "Rahmeti diyor ki: "Hadis mutlaktır. Onu Peygamber (sav)'in zevceleri mutlak kabul etmiş, Ümmü Habibe babası öldükten üç gün sonra, güzel koku getirilmesini istemiştir. Zeyneb dahi, kardeşi öldükten sonra böyle yapmış ve her biri: "Benim kokuya ihtiyacım yok. Şu kadar var ki Resûl-i Ekrem (sav)'i: "Allah'a ve ahiret gününe imanı olan bir kadına üç günden fazla yas tutmak helal değildir ilh.." buyururken işittim, demişlerdir. Nasıl lazım gelsin ki, İmam-ı Muhammed, babası veya oğlu ölen kadına yas tutmanın helal olmadığını mutlak olarak ifade etmiş, o yalnız kocaya mahsustur, demiştir"(311) buyurmaktadır.
1225 Güzel koku sürünmek, yağlanmak, sürme çekmek, kına yakınmak, güzel elbise giymek ve bunlar gibi, "Süslenme" kavramı içerisine dahil olabilecek fiillerden şiddetle kaçınmak gerekir. Feteva-ı Hindiyye'de: "Müslüman ve baliğa olan kadın; kocası öldüğü veya kat'i olarak ayrıldığı zaman, iddeti içerisinde yas tutar. Kafi'den böyledir. İhdad; güzel koku sürünmek, yağlanmak, sürme çekmek, kına yakınmak, saç boyamak, güzel sarı ve kırmızı elbise giyinmek, gerdanlık ve bilezik gibi zinet eşyası kullanmak, ince keten ve ipekli elbiseler giymek, süslenmek ve taranmak gibi fiilerden kaçınmaktır. Tatarhaniye'de de böyledir. Şümsü'limme: "Bu söylenen elbiselerden maksad; yeni ve süslü olanlarıdır. Eğer eski olur da, onlarla süslenme imkanı sözkonusu olmazsa, giyilmesinde bir mahzur yoktur" demiştir. Muhıyt'te de böyledir. Tarağın seyrek dişli tarafı ile (veya seyrek dişli tarakla) taranmakta beis yoktur. Ancak sık dişli tarakla, saçlarını taraması mekruhtur. Zira bunda zinet ve süslenme esastır. Feteva-ı Kadıhan'da da böyledir."(312) hükmü kayıtlıdır.
1226 Süslenmeyi terkedip, yas tutmak;
a) Kitab ehli olan kadına,
b) Baliğa olmamış (Henüz hayız görmemiş) kadına,
c) Deli, bunak veya mecnun olan kadına,
d) Yaşlı, kadına,
e) Fasid nikâh sonucu evlenen, daha sonra nikâhı feshedilerek iddet bekleyen kadına,
f) Ric'i talakla boşanan kadına vacib değildir.(313)
İDDET BEKLEYEN KADINA EVLENME TEKLİFİNDE BULUNMAK
1227 Kur'an-ı Kerim'de: "(İddet bekleyen) Kadınları nikâhlayacağınızı ta'riz etmenizde (hissetmenizde), yahud böyle bir arzuyu gönüllerinizde saklamanızda üzerinize bir vebal yoktur. Allah bilmiştir ki, siz onları mutlaka hatırlayacaksınız. Ancak kendileriyle gizlice vaadleşmeyin, (Ta'riz suretiyle) meşru bir söz söylemeniz ise başka. (Farz olan iddet) Sonunu buluncaya kadar da nikâh bağını bağlamaya azmetmeyin ve bilin ki, şüphesiz Allah çok yarlığayıcıdır, gerçek hilm sahibidir."(314) hükmü beyan buyurulmuştur. Dolayısıyla iddet bekleyen kadına sarih olarak evlenme teklifinde bulunmak caiz değildir. Talak-ı Bain'le boşanmış veya kocası ölmüş kadına iddeti içerisinde iken ta'rizle (Kapalı bir şekilde, çıtlatma) evlenme teklifinde bulunmak haramdır. Talak-ı Bain'le boşanmış kadına da iddeti içerisinde iken evlenme; sarih bir şekilde değil, ancak ta'riz suretiyle (Hissettirme, çıtlatma) teklif yapılabilir. Tariz şekli: "- Ben evlenmek istiyorum" veya "Şu şu vasıflarda olan, saliha bir kadını arzuluyorum" gibi sözler sarfetmektir. İddet bekleyen kadınla, gizlice nikâh hususunda vaadleşme de caiz değildir."(315) hükmünde müttefiktir.
İDDET BEKLEYEN KADININ EVİNDE OTURMASI ESASTIR
1228 Talaktan (Boşanmadan) dolayı iddet bekleyen kadın; (Gerek Talak-ı Bain, gerek Talak-ı Ric'i olsun) gece gündüz evinden çıkamaz.(316) Zira iddet müddeti içerisinde nafakası, kendisini boşayan kimse üzerine vaciptir.
1129 Kur'an-ı Kerim'de: "Ey peygamber, kadınları boşayacağınız vakit iddetlerine doğru boşayın. O iddeti sayın. Rabbiniz olan Allah'tan korkun. Onları (Boşadığınız kadınları) evlerinden çıkarmayın, kendileri de çıkmasınlar. Meğer ki apaçık bir fuhuş (kötülük) meydana getirmiş olsunlar. Bunlar Allah'ın hududlarıdır. Kim Allah'ın hudunu (çiğneyip) aşarsa muhakkak ki kendisine yazık etmiş olur."(317) hükmü beyan buyurulmuştur. Dolayısıyla muhakkak evden birisinin çıkması zaruri olursa; kadının evinde iddet beklemesi, erkeğin (iddet ile sınırlı olmak üzere) o evi terketmesi gerekir. Bu daha evladır.(318) Bu husustaki istisna; kadının fuhuşla irtikap etmiş olmasıdır. Zira fuhuşla irtikap eden kadın; "Hadd-i Zina"nın tatbiki için evinden çıkar.(319) Boşanmış kadını; iddet müddeti içerisinde, zor kullanarak evinden çıkarmak caiz değildir. Nitekim yine aynı sûre'de: "(Boşanan) o kadınları gücünüzün yettiği kadar, ikamet ettiğiniz yerin bir kısmında oturtun. (Evleri) başlarına dar etmek (onları çıkmaya mecbur kılmak) için kendilerine zarar vermeyin. Eğer onlar hamile iseler; doğum yapıncaya kadar nafakalarını verin. Eğer (kendilerinden olan evladlarınızı) sizin faidenize emzirirlerse, onlara ücretlerini verin. Aranızda güzelce müşavere edin. Eğer güçlüğe uğrarsanız o halde (çocuğu) onun (hesabına) bir başka (kadın) emzirecektir."(320) hükmü beyan buyurulmuştur.
1230 Kocası ölen kadının durumu farklıdır. Zira onun nafakasının temini; kendi nefsiyle ilgilidir. Dolayısıyla geçimini temin için gündüz vakti, evden çıkmaya muhtaç olur.(321) Resûl-i Ekrem (sav)'in kocası öldürülen bir kadına hitaben: "Evinde vakar ile otur!.. Ta ki iddet müddetini dolduruncaya kadar"(322) buyurduğu bilinmektedir. Herhangi bir meşru sebep bulunmadığı süre içerisinde; kocası ölen kadın da evinde iddet müddetini tamamlar. Nafakasını temin edemezse veya evin kirasını ödeyememe durumları meşru özüre dahildir.(323) Bu gibi durumlarda; başka bir evde, iddetini tamamlamasına ruhsat verilmiştir.
1231 İddet bekleyen kadın; yolculuğa çıkamaz. İddeti bitmediği müddetçe hacc ibadetini eda için dahi olsa, yolculuğa çıkması caiz değildir.(324)
BOŞANMA SONUCUNDA ÇOCUKLARIN DURUMU (HIDANE)
1232 Önce "Hıdane" kavramı üzerinde duralım. Lugatta çocuğu kucağa almak, bağrına basmak ve terbiye etmek gibi manalara gelir.(325) İslâmi ıstılahta; "Hür, akıl-baliğ, güvenilir ve muktedir olan eşlerin; boşandıktan sonra çocuklarını terbiye etmesi ve ihtiyaçlarını karşılamasına hıdane denilmiştir." Esasen lugat manası ile ıstılah manası birbirinin aynıdır.
1233 Abdullah b. Amr (ra)'dan rivayet edildiğine göre; kocası tarafından boşanan bir kadın Resûl-i Ekrem (sav)'e gelerek: "Ya Resûlullah!.. Şüphesiz ki şu oğlum için karnım bir kap, memem bir su tulumu, sinem de bir muhafaza idi. Şimdi babası beni boşadı ve çocuğumu elimden almak istiyor?" diye şikâyette bulundu. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (sav): "Sen başka bir kocaya varmadığın müddetçe çocuğu almaya daha haklısın"(326) buyurmuştur.
1234 Çocuk; yeme, içme, giyinme, taharet ve yıkanmada, bir başkasına muhtaç olduğu devrede anne tarafından terbiye edilir. İslâm uleması; annenin şefkatine muhtaç olunduğu dönemde; "Hıdane" işinin; anneye mahsus olduğu üzerinde ittifak etmiştir. Hz. Ebû Bekir (ra)'in; Hz. Ömer (ra)'in boşamış olduğu karısından olan oğlu Asım hakkında hüküm verirken "Annesi evlenmediği müddetçe oğluna daha hak sahibidir. Çünkü anne; daha şefkatli daha lûtufkar, daha merhametli ve çocuğuna daha düşkündür" buyurmuştur. Sahabe-i Kiram'dan hiç kimse; Hz. Ebû Bekir (ra)'in bu kararına itirazda bulunmamıştır. Dolayısıyla bu hususta sahabe-i kiram'ın icması teşekkül etmiştir.(327) Sonuç olarak; çocuk temyiz yaşına gelinceye kadar, anne ve anne tarafının terbiyesi altındadır. Ancak bu hususta bir-takım şartlar aranır: Hürriyet, Akıl-Baliğ olmak, terbiyeye kudretin bulunması, emin olmak ve kadının evlenmemiş olması!.. Feteva-ı Hindiyye'de: "Çocuğa bakma ve onu terbiye etme hususunda; insanlar arasında en çok hak sahibi olan, nikâhın mevcudiyeti halinde veya (Ölüm, boşanma vs. gibi) nikâhtan ayrılma halinde olsun annedir. Fakat irtidat eder veya fısk-ı fücürü zahir olur veya terbiye hususunda kendisine güvenilmezse, o müstesnadır. Kafi'de de böyledir. Keza; hırsız veya şarkıcı veya ağıt yakan birisi olursa, çocuğu terbiye etmede (Hıdane'de) hakkı olmaz. Nehrû'l Faik'te de böyledir. Sahih rivayete göre aciz olan anne; çocuğuna bakması için zorlanamaz"(328) hükmü kayıtlıdır.
1235 Kur'an-ı Kerim'de: "Anneler çocuklarını iki yıl emzirirler. (Bu hüküm) emmeyi tamam yaptırmak isteyenler içindir. Onların (annelerin) ma'ruf vech ile yiyeceği giyeceği, çocuk kendisinden olan babaya aittir. Kimse gücünün yetmediği hususlarda (Takatinden ziyadesiyle) mükellef tutulmaz. Ne bir anne çocuğu yüzünden, ne de çocuk kendisinden olan (bir baba) çocuğu sebebiyle zarara sokulmasın"(329) hükmü beyan buyurulmuştur. Dolayısıyle çocuk sebebiyle; ne anne, ne de baba zarara sokulmaz. Boşanan kadın, bir başkasıyla evlenmediği ve terbiye hususunda emin olduğu sürece; çocuğu alır. Nafaka ise babanın üzerine vaciptir. Çocuğun bütün ihtiyaçlarını (Yiyeceği, giyeceği vs.) babası karşılamak durumundadır.(330)
1236 Çocuğun terbiyesi; katiyyen ihmal edilemez. Boşanma sonucu kadın çocuğu yanına almak istemezse; babada başka birisiyle evlenmek niyetiyle çocuğa sahip çıkmazsa; kadı (Şer'i şerifle hükmeden hakim) babaya cebri olarak (Zorla) hıdane görevini verir.(331) Çocuğun terbiye işlerini üzerine alacak hiçbir akraba veya yakını bulunmazsa; "Ulû'lemr" veli durumuna geçer. Zira, Resûl-i Ekrem (sav): "Velisi olmayan kimselerin velisi Ulû'lemr'dir" buyurmuştur. Bu işle Ulû'lemr; ya bizzat kendisi veya tayin ettiği bir kimse ilgilenir. Çocuğun bütün ihtiyaçları "Beytü'lmal'den" karşılanır.(332)
LAKİT (BULUNAN ÇOCUK), HÜRRİYET, KÖLELİK
1237 Önce "Lâkit" kelimesi üzerinde duralım. Lugatta melkût manasına olarak, ne olursa olsun yerden kaldırılmış, bulunmuş şey demektir. Fail vezninde mef'ûl manasınadır. İslâmi ıstılahta: "Ailesinin fakirlikten (besleyememekten) korkarak vaya zina suçundan kaçmak niyetiyle, bir yere atmış olduğu diri çocuğa lakit denir"(333) tarifi esas alınmıştır. Terkedilmiş olan çocuğun (Lakit) yerden alınıp-kaldırılmadığı takdirde, öleceği kesinlikle bilinirse alınması "Farz-ı Kifaye" olur. Gören mükelleften başkası çocuğun terkedildiği yeri bilmezse, onun üzerine çocuğu almak "Farz-ı Ayn" olur. Çocuğun ölüm ihtimali kesin olmazsa, yerden alınıp kaldırılması menduptur. Zira bu fiilde terkedilmiş olan o çocuğa (Lakit'e) karşı; şefkat gösterme sözkonusudur, şefkat ise amellerin en efdalidir.(334)
1238 Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Her doğan çocuk, muhakkak İslâm fıtratı üzerine doğar"(335) buyurduğu bilinmektedir. Ehl-i Sünnet'in müctehid imamları: "Bulunan çocuk (Lakit) hürdür. Ayrıca Darû'l İslâm'da ölü olarak bulunan çocuğun yıkanması ve müslüman mezarlığına defnedilmesi esastır"(336) hükmünde müttefiktir. Bu hususta icma hasıl olmuştur.
1239 Hanefi fûkahası: "İnsan için asıl olan hürriyettir. Zira insanlar müslümanların en hayırlısı olan Hz. Adem (as) ile Hz. Havva (r.anha)'nın çocuklarıdır. Ayrıca Darû'l İslâm'da hürriyet esastır"(337) hükmünde ittifak etmiştir. Bulunan çocuğun (Lakit'in); bütün ihtiyaçları "Beytümal'den" karşılanır. Velisi; ûlu'lemr'dir. Evlenme çağına gelinceye kadar terbiye edilmesinden (Hıdane'den) evlenme anındaki bütün masraflarından ve gelirlerinden "Ulû'lemr" veya onun görevlendireceği kimse mes'uldür.(338) Bulunan çocuğun (Lakit'le) ilgili olarak bir zımmi; "Bu, benim evladımdır, kaybetmiştim" iddiasında bulunsa ve beyyine getirse, kadı neseb olarak bunu tanır. Fakat çocuk müslüman olarak yetiştirilir. Ancak çocuk Havra'da veya Kilise'de bulunmuşsa, müstesnadır. Zimmet ehlinin ikamet ettiği mahalle veya kölesi bulunmasında da durum aynıdır. Bir kimse; bulunan çocuğun (Lakit'in) kölesi veya Cariye'si olduğunu iddia etse kabul olunmaz, çocuk hürdür. Bir köle, lakit'in (Bulunan çocuğun) kendi çocuğu olduğunu iddia etse, nesebi ondan sahih olur. Fakat çocuk hür ve müslüman olarak kabul edilir.(339) Bu noktada "Hürriyet" ve "Kölelik" kavramları üzerinde duralım.
1240 Ruhlar aleminde iken Allahû Teâla (cc) bütün insanlardan "Misak" almıştır. Bu bir anlamda Allahû Teâla (cc) ile insanlar arasında tahakkuk eden manevi bir mukaveledir.(340) Emaneti yüklenmesi sebebiyle; insan; yeryüzünde, Allahû Teâla (cc)'nın halifesi hükmündedir. İnsanın lehindeki ve aleyhindeki haklarına sahip olabilmesine "Ehliyet" denilmiştir. Allahû Teâla (cc)'nın imtihan için beyan buyurduğu emir ve nehiylerine "Teklif" adı verilir. Teklif ehliyete dayanır.(341) Dolayısıyla hürriyetin kaynağı fıtridir. Bir insan; Allahû Teâla (cc)'nın indirdiği hükümleri inkâr eder ve müslümanlara karşı savaşırsa "Kölelik" vakıası ortaya çıkar. Nitekim İbn-i Abidin: "Bulunan çocuk (lakit) bütün hükümlerde hürdür. Hatta kazf (zina isnad) edene, had vurulur. Çünkü ademoğlunda asıl olan hürriyettir. Zira insanlar müslümanların en hayırlıları olan Hz. Adem ile Hz. Havva'nın çocuklarıdır. Bazı insanlardaki kölelik hali ise; daha sonra ortaya çıkan küfür sebebiyle meydana gelmiştir.(342) hükmünü beyan eder!.. Sonuç olarak kölelik; küfre dayanan bir olaydır.
1241 İnsanların hürriyetinin teminatı; tevhid akidesidir. Hiçbir mü'min zorbalık veya kaba kuvvet yoluyla köleleştirilemez. Resûl-i Ekrem (sav)'in hür bir insanı kuvvet kullanarak köleleştiren kimsenin namazının asla kabul olmayacağını beyan buyurduğu bilinmektedir.(343) Dolayısıyla bir İslâm beldesi; kâfirlerin istilasına uğrarsa, o beldedeki mü'minler "Esir" olabilirler, ancak onlara "Köle' denilemez!.. Fakat müstevlilerle; akaide dayanan bir anlaşma yaparlarsa (Yani mürted olurlarsa) durum değişir. Kâfir olan müstevlileri kendilerine "Ulû'lemr" tanıyanlar; muhkem nass'lara karşı direndikleri için, ebedi bir azaba müstehak olurlar.
1242 Bir insan ruhlar aleminde gerçekleşen "Misak'ı" bozar ve İslâm'a karşı savaşırken ele geçirilirse "Köle" olur. Daha sonra mü'min olduğu takdirde; Allahû Teâla (cc)'nın hukukuna riayet etmiş demektir. Ancak mü'minlerle savaştığı ve onların can emniyetini tehlikeye attığı için (Kul Hukuku) devam etmektedir. Bu durumda; hangi mü'minin elinde köle ise; ona itaat etmek mecburiyetindedir. Bütün ihtiyaçları efendisi tarafından karşılanır. Nitekim Resûl-i Ekrem (sav) köle ve cariyelerle ilgili olarak: "Onlar sizin kardeşlerinizdir. Allahû Teâla (cc) onları sizin elinizin altına vermiştir. Onlara kendi yediğinizden yediriniz, giydiğinizden de onlara giydiriniz. Allah'ın (cc) kullarına sakın işkence etmeyiniz."(344) buyurmuştur. Köleye gücü yetmeyeceği işleri yaptırmak caiz değildir. Köle ve Cariye'lerin evlenmesi de; efendisinin izin ve yardımıyla gerçekleşir. Mü'min olan bir köle; iki kadınla evlenebilir.
1243 İslâm uleması; insanın "Mal" hükmünde olamayacağını, hiçbir uzvunun alış-verişe konu edilemeyeceği hususunda müttefiktir.(345) "Köle ve Cariye" alış-verişinde konu; bizzat kendisi değildir. Zira insan olarak herhangi bir değer tayin etmek imkânsızdır. Efendisi (yani Mü'min olan mücahid); cihad meydanın da kendi hayatını ortaya koyarak onu ele geçirmiştir. Köle ve Cariye; İslâmı kabul eder ve belli bir mal vererek (Önceki müslümanlara savaşma cinayetini) affetmesini, hürriyetini iade etmesini taleb edebilir. Efendisi ile köle arasında; belli miktarda para ve mal karşılığında azad edilmek üzere yapılan akde "Mükatebe" ve böyle bir akid yapan köleye de "Mükateb Köle" denir.(346) Esasen keffaretlerde; ilk sırayı köle azad etmek almıştır. Mesela; zıhar yapan bir kimse zengin ise, ancak köle azad etmek suretiyle karısına dönebilir.(347) Bu durumda köle azad etmek, ibadet hükmüne geçer. Esasen Resûl-i Ekrem (sav)'in mü'min olan kölelerin azad edilmesini teşvik ettiği de bilinmektedir. Nitekim bir hadis-i şerif'te: "Herhangi bir müslüman ki, mü'min bir köleyi azad eder!.. Allahû Teâla (cc) o azad edilen kölenin her uzvu mukabilinde, azad eden kimsenin bir uzvunu Cehennem'in ateşinden kurtarır."(348) buyurduğu bilinmektedir. Sahabe-i Kiram'dan Abdurrahman b. Avf (ra) 30.000 köleyi azad etmiştir. Resûl-i Ekrem (sav)'in, Hz. Aişe (r. anha)'nın, Hz. Ebû Bekir (ra)'in ve Hz. Osman (ra)'nın binlerce köleyi azad ettikleri bilinmektedir. Esasen, Sahabe-i Kiram mü'min olan kölelerin azad edilmesi hususunda birbirleriyle yarıştıkları bilinmektedir.
1244 Harbi'lerin (İslâm'a karşı savaşan kafirlerin) köleleri; Darû'l İslâm'a kaçar ve müslüman olurlarsa derhal hürriyetlerini elde ederler. Herhangi bir bedel ödemeleri gerekmez. Zira Resûl-i Ekrem (sav) Taif'ten kaçarak Medine'ye gelen ve müslüman olan kölelerle ilgili olarak: "Onlar Allahû Teâla (cc)'nın azadlılarıdır"(349) buyurmuştur. İslâm uleması; "Mükateb olan köle'nin; hür kadından doğan çocuğunun "Hürr" olacağı hususunda icma etmiştir.(350) Yine azad edilmiş bir cariye'nin; doğurmuş olduğu çocuk da hürdür.(351) Sonuç olarak; kölelik küfre dayanan bir hadisedir.(352) Köle olan bir kimse İslâm'a girerse; ruhlar alemindeki "Misak'a" dönmüştür. Bu durumda onun köleliğini ortadan kaldırmak için, diğer kardeşlerinin gayret göstermesi vacib olur. Zira Resûl-i Ekrem (sav) ve Sahabe-i Kiram bu hususta, bütün mü'minlere en güzel örneği vermişlerdir.